30 Nisan 2013

Yaşadığım Süre İçinde Bir Kadını Zor Zaptettim...

Bakakaldım ardından, ne gözümü alabildim, ne göze alabildim ....



Bakakaldım ardından, ne gözümü alabildim, ne göze alabildim ....

Kaynak. Filiz Kılıçarslan

FOÇA’DA KEDİLERE HER GÜN BAYRAM…



Bundan iki sen önce arkadaşlarla Ege’yi arabayla dolaşmaya karar verdik. Rotamızı üç aşağı beş yukarı belirledikten sonra kalacağımız yerleri araştırmak, gideceğimiz yerlerin tarihini ve meşhur yiyeceklerini öğrenmek gibi bir sürü konuda görev bölümü yaptık. Herkes harıl harıl hazırlandıktan sonra nihayet hareket günümüz geldi. Arabaya doluştuk, bavullarımızı yükledik ve rastgele diyerek yollara döküldük. Assos’tu, Kazdağları’ydı, Çandarlı’ydı, Dikili’ydi derken sıra Foça’ya geldi…

İşin tarih kısmı bende olduğu için arabada yavaş yavaş Foça’nın tarihini aktarmaya başladım. Buradaki ilk yerleşim taaa MÖ XI. yüzyılda Aerolı’lar tarafından başlamış. Sonra MÖ IX. yüzyılda İyonlar’ın Ege sahillerinde kurdukları on iki iyon kentinden en önemlilerinden biri olmuş. Ve İyonlar bu kente Phokia adını vermiş. Bu ismi almasının sebebi de çevredeki adalarda yaşayan foklardan dolayıymış. Hatta Homeros bile ünlü Odysseia destanında bu foklardan bahsetmiş. Ve çevredeki fokların bolluğuna dikkat çekecek biçimde ‘’çok sayıda fok denizden kıyıya çıktı ve güneşli sahile uzandılar’’ demiş. Bu laflarımın üzerine beraber yolculuğa çıktığımız arkadaşlarımdan Emir lafa karışıyor ve “peki şimdi fok görme şansımız var mı” diye soruyor. Dur acele etme oraya sonra gelicem diyerek hiç istifimi bozmadan bilgi vermeye devam ediyorum.

Phokia’lılar zamanın en büyük deniz filosuna sahipmiş. Yüksek hıza ulaşabilen elli kürekçili ve beş yüz yolcu taşıyan tekneleri varmış. Bu filoyla taaa Atlantik’e kadar gitmişler. O zamanlar kentin bir diğer sembolü de horozmuş. Horoz dirliği ve erken uyanışı simgelermiş. Phokia’lılar bütün teknelerin baş tarafına tahtadan oyulmuş horoz figürü koyarlarmış. Ayrıca topraktan yapılan horozları da tapınaklara ve halk meclislerine koyarlarmış.

Fakat tarihte sıkça görüldüğü üzere her uygarlık başka bir uygarlık tarafından alt edildiği için Phokia’lılar da bu sondan kaçamamış ve MÖ VI. yüzyılda güçlenen Persler tarafından ele geçirilmişler. Fakat Phokia’lılar yine de Perslere bir oyun yapmayı başarmışlar. Kentleri Persler tarafından kuşatılınca ertesi gün teslim olacaklarını Pers Komutanı Harpahos’a bildirmişler ve geceleyin değerli eşyalarını da gemilerine yükleyerek kaçmışlar. Pers komutanı ertesi gün boş bir kente girmiş ve tabi çok sinirlenmiş. Neyse, Phokia bundan sonra sırasıyla MÖ IV. yüzyılda Büyük İskender, MS II. Yüzyılda ise Romalılar tarafından alınmış, MS 395’te Doğu Roma’ya bağlanmış. Arkasından düğün hediyesi olarak Cenevizlilere verilmiş. Yani sizin anlayacağınız Phokia’nın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiş. En sonunda MS 1455‘te Fatih Sultan Mehmet tarafından alınmış.

Bu arada Alev ‘’Anette içim şişti ne olur biraz sus deyip’’ bana sataşırken Yeni Foça’dan geçtiğimizi fark ediyoruz. Ancak Yeni Foça yazlıkçıların baskınıyla tam bir apartman kasabasına döndüğünden orada durmayıp Eski Foça’ya doğru yolumuza devam ediyoruz. Aradaki koyların birinde de durup denize girme molası veriyoruz. Su çok temiz ama bir o kadar da soğuk. Benim gibi soğuk denize girmeyi sevmeyenler için doğrusu Ege biraz zorlayıcı olabiliyor ama ne yapalım gire gire alışıcam herhalde diye umut ediyorum. Neyse mayolarımızın kurumasını bekledikten sonra Eski Foça’ya doğru yolumuza devam ediyoruz. Foça’ya girer girmez de yol yorgunluğumuzu atmak için önce otelimize yerleşiyoruz.

Oteli bulmaktı, odalara çıkıp biraz dinlenmekti derken öğleden sonrayı bulduğumuzdan hepimizin karnı kurt gibi acıkıyor. Hemen sahile iniyoruz ve yemek yiyecek güzel bir yer aranmaya başlıyoruz. Aranırken ilk gözümüze çarpan sahil kenarına dizilmiş balıkçı tekneleri ve bu teknelerde yakalanan balıkları satabilmek için açılmış dizi dizi lokantalar oluyor. Hemen bu lokantalardan birine oturuyor ve yöresel yemeklerden olan yoğurtlu kupa balığını ısmarlıyoruz. Yanına da yine yöresel üne sahip radika, turp otu ve hardal otu çeşitlerinden oluşmuş salatayı söyleyip keyfimize bakıyoruz. Bu arada Foça’nın meşhur poyrazı biraz sert estiğinden üşümemek için lokantadan şal isteyip zevkle yemeklerimizi yemeğe koyuluyoruz. Arkasından yine yöreye özgü dibek kahvelerimizi söylüyoruz. Kahveler masaya geldikten sonra “oh ne güzel kokuyor” deyip fincanı elime almaya doğru hareketlenmişken garson koşup yetişiyor ‘’aman abla’’ diyor ‘’fincana hemen dokunma dibek kahvesi fincanda pişer’’ diyor. Bu hızlı garson sayesinde yanmaktan kurtulmanın sevinciyle ertesi günün programını soruyorum. Çevrede neler yapılır sorusunun cevabı Mehmet’ten geliyor. Eeee ne de olsa bu görev ona düşmüş. Bilmiş bilmiş sırıtıp “yarın tekne turu ve mangal var arkadaşlar ona göre” diyor…

Sabah yine sahile inip önce güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıda yine balıkçı teknelerini seyrediyoruz ama bu sefer balıkçıların ağlarını nasıl tamir ettiklerine de dikkat ediyoruz. Upuzun balık ağlarını ne de çabuk tamir ettiklerine şaşıp kalıyoruz. Bu arada kediler de ağların arasında kalmış balıklardan ziyafet çekiyorlar tabi kiii. Kediler bir o ağdan bir bu ağdan atılan balıkları yemenin yarışı içinde bir sağa bir sola sıçrayıp duruyorlar. “Yani kedi olacaksan mutlaka Foça kedisi olmalı yoksa bu kadar balığı başka yerde yemek mümkün değil” diye düşünüyor insan. Bana fazla gelen sucukları kedilere atıyorum ama lütfen yiyorlar. Bana yemek attı hadi gönlü olsun der gibi yiyorlar. Yani anlayacağınız günün her saati balık yemeğe alışmış kedileri sucuk atarak mutlu edemiyorum…

Kahvaltıdan sonra bizi Orak adasına götürecek teknemize biniyoruz. Fakat burada esas görmek istediğimiz yer rüzgarın ve dalgaların aşındırarak müthiş bir şekil verdiği Siren Kayalıkları... Siren kayalıklarının bir özelliği de Akdeniz de kalmış son fokların yerleşim yeri olması. Teknenin kenarından Emir’e sesleniyorum ‘’Emir Emir’’ diyorum ‘’bak fok görecek miyiz diye sormuştun ya işte görürsen anca burada görürsün gözlerini dört aç’’ diyorum. Bu sözlerimden sonra hepimiz acaba fok görür müyüz diye etrafı taramaya başlıyoruz. Denizdeki her kımıltıda birbirimize “işte bak fok fok” diye bağırıyoruz. Böyle dikkatli bir taramadan sonra ben yine sazı elime alıp Siren kayalıklarıyla ilgili efsaneyi anlatmaya başlıyorum.

“Siren kayalıkları adını mitolojiden almıştır” diyorum. Mitoloji de bahsi geçen Sirenler, vücutları kuş şeklinde, başları ise kadın şeklinde olan, yaptıkları büyülü müziğin güzelliğiyle tanınan yaratıklardır. Efsaneye göre burada yaşayan Sirenler, yaptıkları doğa üstü müzikle buradan geçmekte olan teknelerdeki denizcileri büyülerlermiş. Müziğin ve Sirenlerin güzelliğinin büyüsüne kapılan denizciler ölene kadar burada kalmak isteğine kapılırlar, bu düşünceler içinde gemileriyle bölgedeki kayalıklara çarparlarmış.

Hatta Homeros’un Odysseia destanında tanrılara denk Odyseus’un uzun ve çileli serüvenlerinin bir durağı da Siren kayalıklarıdır. Efsaneye göre Odyseus gemisiyle bu kayalıkların arasından geçmek üzereyken büyücü Kirke’nin sirenler hakkındaki uyarısını hatırlar. Sirenlerin büyülü çağrılarına kapılmamak için kendisini geminin direğine sıkıca bağlatır, ağzını tıkatıp tayfalarının kulaklarını da balmumuyla kapattırır. Böylece Siren kayalıklarından çıkan sesleri sadece kendisi duyacak, sonsuza kadar bu körfezde kalmak için tayfalarına emir vermek isteyecek fakat ağzı tıkalı olduğu için başaramayacaktır. Siren kayalıklarından çıkan sesler rüzgarın uğultusuna ve dalgaların coşkusuna karışarak, körfezin kıyısına vururken Odyseus’un gemisi bu büyülü dünyanın içinden süzülerek geçip gitmiş…

Tekne turu ve efsanelerden sonra kıyıya çıkıp bir taksiden bizi İngiliz burnuna götürmesini istiyoruz. Amacımız buradan İncir adasına gitmek. Adada burayı devletten kırk dört yıllığına kiralayan Ferdi yaşıyor ve İngiliz burnunun kenarına astığı levhaya bakılacak olursa tam o çıkıntıda durup el sallarsak bizi hemen gelip alacakmış. Biz de levhaya göre davranıp kuzu kuzu beklemeye başlıyoruz. On beş dakikaya kalmadan Ferdi oğluyla beraber sandalla beliriyor. Adaya doğru yaptığımız sandal macerasından sonra karnımız çok acıktığından Ferdi’ye hemen siparişlerimizi veriyoruz. Kimimiz mangalda balık (özellikle olta balığını tavsiye ederim) kimimiz de et yiyoruz. Arkasından antik yerleşim yeri bulanan adayı şöyle bir dolaştıktan sonra Foça’ya geri dönmek üzere yola çıkıyoruz. Foça’ya varınca yemekten sorumlu bakanımız Ebru şimdi dondurma yeme zamanı diyerek bizi Nazmi Usta’nın yerine sürüklüyor. Ve sakızlı dondurmalarımızı keyifle yiyoruz. Ertesi gün biraz da Foça’nın içinde dolanmaya karar verip otelimize dönüyoruz.

Sabah büyük bir enerjiyle kalkıp, hızlıca kahvaltılarımızı yapıp kendimizi Foça’nın sokaklarına atıyoruz. O iki katlı evlere, daracık sokaklara bayılıyoruz. Hele çarşısının üstünü boydan boya kaplamış asmalara tapıyoruz. Bu arada benim aklıma Karataş efsanesi geldiğinden sokaktaki bütün taşlara tek tek basmaya çalışıyorum. ‘’Karataş efsanesi ne mi’’ diyorsunuz hemen anlatayım… Rivayete göre Foça’nın neresinde olduğu bilinmez bir Karataşı varmış. Bu taşın üzerine basan da Foça’ya tekrar gelirmiş. Ben herhalde bu taşın bir yerine sürünmüş olmalıyım ki Foça’ya yazmak bana nasip oldu diye düşünüyorum. Neyse konuyu dağıtmayalım. Çarşıdan sonra Athena tapınağını ve onun eteklerinde yer alan Kybele açık hava tapınağını görmeye gidiyoruz. Arkasından surları ve Beşkapıları görmeye gidiyoruz. Bu arada ben “Beşkapılar Osmanlı dönemi kalesinin kayıkhane bölümüymüş” diye bir taraftan arkadaşlara bilgi vermeye devam ediyorum.

Foça içindeki gezinmemiz bitince sahildeki kahvelerden birine kurulup birer ada çay söylüyoruz ve karşı tepede gözüken değirmenleri inceliyoruz. “Ahh” diyorum “şimdi yıkık dökük gözüken bu değirmenler kim bilir zamanında ne buğdaylar ne arpalar öğütüp insanları doyurmuştur”. Kahveci “yakında değirmenlerin restorasyonu yapılacakmış” deyince seviniyorum. Nedense onları böyle bakımsız görmek içimi sızlatmıştı.

Ardından bizim gitmek üzere olduğumu anlayan kahveci ‘’abla mutlaka Foça pazarına uğrayın, yöresel çok güzel şeyler bulursunuz’’ deyince benim, Alev’in ve Ebru’nun gözleri parlıyor. Erkekleri tavla oynamak üzere bırakıp Foça’nın o dar ve sevimli sokakları arasında yürüyerek pazar yerine varıyoruz. Aman Allah’ım o ne kalabalık öyle. Biranlık şaşkınlıktan sonra biz de kendimizi tezgahların arasına bırakıyoruz. Ballar, zeytinler, zeytinyağları, balıklar, meyve ve sebzelerin arasında keyifle yürüyüp gözümüze kestirdiğimiz bir kaç şeyi alıyoruz. Bu arada üstünde Foça yazan anahtarlıktan tişörte, kalemlikten vazoya bir sürü incik cinciğe bakıyoruz. Tabi bu arada biblo fokları, kedileri, balıkları, horozları da unutmamak lazım. Arkasından pazarın giyim kuşam bölümüne giriyor ve yöresel elbiselere bayılıyoruz. Ben bir tişörtün üstüne ‘’Foça’da Kedilere Her Gün Bayram’’ yazdırıp hemen üstüme giyiyorum. Kızlar bana çok gülüyorlar ama aldırmıyorum.

Anlayacağınız pazar keyfimizi de yaptıktan sonra bu sevimli ve kendine özgü Ege kasabasından ayrılıp yeni yerler görmek üzere yola devam ediyoruz…

Her burcun ön plana çıktığı olumlu özellikler olduğu gibi, kimidurumlarda açığa çıkan ve astrolojide gölge yön de denilen olumsuzözellikleri de bulunur.



İşte kısa kısa iyi ve gölge yönleriyle burçlar

KOÇ
Pozitif özellikleri: cesur, enerjik, macerayı seven, yaratıcı, kendine güvenen, tutkulu, pratik zekalı, liderlik kabiliyeti, başkalarına ilham veren, bağımsız, samimi Negatif özellikleri: çabuk sinirlenen, sabırsız, aceleci, istekleri hemen olsun isteyen, gereksiz riskler almaya eğilim, egoist, patavatsız

BOĞA
Pozitif özellikleri: güvenilir, sabırlı, dayanıklı, yüksek irade, estetik algısı gelişmiş, hayatın güzellikleirnden zevk alabilen, şefkatli, yapıcı ve uyumlu, tuttuğunu koparan
Negatif özellikleri: inatçı, sabit fikirli, katı, çabuk alınan, tembelliğe eğilim, rahatına aşırı düşkünlük, kıskanç, maddiyata fazla değer veren

İKİZLER
Pozitif özellikleri: çabuk kavrayan, zeki, hitabet ve iletişim yeteneği kuvvetli, espirili, neşeli, hazırcevap, ortama ve günün şartlarına kolay ayak uydurabilen, çok yönlü, öğrnemeye açık
Negatif özellikleri: gergin, değişken, meraklı ve dedikoducu, her şeyi eleştiren, maymun iştahlı, çabuk sıkılan ve bu yüzden olayların derinine inemeyen, geveze

YENGEÇ Pozitif özellikleri: merhametli, korumacı, fedakar, sezgileri kuvvetli, başkalarının hislerine duyarlı, becerikli, dikkatli, algıları açık, tutumlu, güçlü hafıza
Negatif özellikleri: endişeli, kuşkucu, depresif, kıskanç, duyguların çabuk değişmesi, anlaşılması güç, bağımlı, kaprisli, huzursuz, vesveseli

ASLAN
Pozitif özellikleri: mert, cesur, cömert, vizyonu geniş, büyük düşünen, yaratıcı, şefkatli, güçsüz ve zayıflara karşı merhametli, lider ruhlu, dost canlısı, organizayon yönü kuvvetli
Negatif özellikleri: otoriter, müdahaleci, kibirli, ilgi odağı olmak isteyen, bencil, sabit fikirli, başkalarının düşüncelerini önemsemeyen, egosit, lükse düşkünlük

BAŞAK Pozitif özellikleri: çalışkan, ayrıntılara önem veren, araştırmacı, olayların derinine inebilme kabiliyeti, mantıklı, pratik, üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirme
Negatif özellikleri: acımasızca eleştirebilen, zor beğenen, endişeli, çekingen, hastalık korkusu, aşırı titizlik, risk almaktan hoşlanmayan, günlük rutininin dışına çıkmaktan huzursuz olan

TERAZİ
Pozitif özellikleri: adalet duygusu kuvvetli, gözlem yeteneği gelişmiş, görgülü, yetenekli, sosyal, sanata ve felsefeye eğilim, diplomatik, objektif, çekici, entellektüel, anlayışlı
Negatif özellikleri: kararsız, tembelliğe eğilim, kolay etkilenme, değişken, flörtçü, çabuk sinirlenen, kendini hayallere fazla kaptıran, soğuk

AKREP
Pozitif özellikleri: kararlı, metanetli, analiz yeteneği gelişmiş, sadık, sezgileri kuvvetli, tutkulu, güvenilir, her türlü zorluğun altından kalkabilecek güce sahip, bakşalarını etkileme ve çevresini dönüştürme kabiliyeti
Negatif özellikleri: kıskanç, kuşkucu, kindar, hesapçı, saplantılı, alıngan, insanlara güvenmekte zorlanan ve bu yüzden mesafeli ve soğuk duran, hislerini baskı altında tutan, müdahaleci

YAY
Pozitif özellikleri: iyimser, özgürlüğüne düşkün, neşeli, açıksözlü, enerjik, çok yönlü, cömert, yeniliklere açık, düşünce ve bilgiye önem veren, parlak zekalı, büyük düşünen, dostluklara önem veren
Negatif özellikleri: sabırsız, fanatik, "herşeyi ben biliyorum" havasına kapılan, abartıya eğilim, yanlışta diretme, patavatsız, çabuk sıkılma, dikkatsiz

OĞLAK
Pozitif özellikleri: becerikli, disiplinli, kriz anında soğukkanlılığını koruyabilen, azimli, dikkatli, sabırlı, büyük amaçları olan ve bu amaçlar uğruna her türlü zorluğun üstesinden gelebilen
Negatif özellikleri: karamsar, kindar, bencilliğe eğilim, başkalarının hislerine karşı duyarsız, kendi hislerini belli edemeyen, statüye gereğinden fazla önem veren, cimri

KOVA
Pozitif özellikleri: arkadaşlıklara önem veren, insancıl yönü kuvvetli, idealist, özgürlüğüne düşkün, dürüst, sırdadışı fikirleri olan, yaratıcı, yenilikçi, okuyup araştırmayı seven
Negatif özellikleri: inatçı, asi, ne yapacağı önceden kestirilemeyen, soğuk, duygusal yönden ifadesi zayıf, her şeye muhalefet eden, karmaşık

BALIK
Pozitif özellikleri: hayal gücü kuvvetli, başkalarının hislerine duyarlı, sanata eğilim, sempatik, ruhani yönü ve sezgileri kuvvetli, yeniliklere uyum, tutkulu, merhametli, ketum
Negatif özellikleri: çekingen, endişeli, gerçeklerden kaçmaya eğilim, kindar, dalgın, kolay etkilenen, kararsız, anlaşılması güç, sakar



fw mail

Kalbin aklıyla yaşamak bir ayrıcalıktır.




Bir ruhum var benim. Olmadığını söylemeyin. Beni kesip açsanız onu bulamazsınız. Buharlı makinayı da kesip açsanız buharını bulamazsınız. Ama makinayı yürüten buhardır... Gerçeklerin kaba, düşlerin gerçek dışı olmadığı bir yerde yaşamak ist...erdim.
Mantığın dediğini yapmaya kalkan kişi yitirir kendini: Mantık, ona karşı durabilecek kadar akıllı olmayan herkesi köle yapar.
Simetri sanatın düşmanı olduğu gibi, tutarlılık da girişimciliğin düşmanıdır.
Yaşam bir serüvendir, hazır bir reçete değil.
Diş ağrısı çekenler dişleri sağlam olanları, yoksulluk çekenler parası bol olanları mutlu sanır.
Bir kez kalbiniz gerçekten kırıldı mı, geriye dönüş yoktur bir daha. Hiçbir şeye aldırmaz olursunuz. Mutluluğun sonu, huzurun başlangıcıdır bu.
Bilinçsiz içgüdülerin ortaya çıkardığı şeyleri mantıklı tasarımlara bağlayarak dahileri tanrılaştırıyoruz, tıpkı evrenin yaratıcı gücünü tanrılaştırdığımız gibi. Wagner’in “gerçek sanat” dediği şey, her içgüdü kadar bilinçsiz olan sanatçı içgüdüsüydü. Mozart, yapıtlarını açıklaması istendiğinde, “nasıl bilebilirim?” demişti, açık yüreklilikle.
OKUMAK, Don Kişot’u bir centilmen yaptı; ama OKUDUKLARINA İNANMAK delirmesine neden oldu.
Kalbin aklıyla yaşamak bir ayrıcalıktır.
Bernard Shaw-Gülen Düşünceler

I am a piece of paper and I control your entire life...

Herkes kendi uçurumunu yüreğinde taşır.



Her şeyin bir yüreği vardır. Dağın, taşın, ırmağın. İş onu bulmaktadır.

Bir bakışta kimse kimseyi kolay kolay anlayamaz.

Ağanın, bey'in olduğu yerde, sevdaların acıya, ateşe, ayrılığa, yoksulluğa, zulme bulaşması mecburdur. Her sevda hikayesi, sevda hikayesi olmaktan başka bir şeydir aslında. Her sevdanın bir yanı da zulüm hikayesidir.

... Her yürek ses veren bir uçurumdur.

Aşık kısmının diline zincir vurulmaz. Aşık kısmı yürektekini söylemiyorsa eğer sazına namertlik ediyor demektir. Sazın da sözün de hukuku vardır. Saza da söze de yasak konulmaz. Gün gelir o yasak, koyanını yer ilkin. Sazın sözün hukuku ölüme yenik düşmez.

Yasak bir sevdaya at koşturanlar, dünyanın öteki ahvaline suskun kalmalı.

Konuşan bir uçuruma inanmak, çoğu zaman birçok başka şeye inanmaktan çok daha az tehlikelidir.

Aşık demek, yalnızca iyi saz çalmak, kudretli türkü söylemek demek değildir. Aşık dediğin gönül toprağına tohum düşüren kişidir.

Hayat diye bize yaşattıkları şey, koskoca bir sayıklama değil mi?

Zaman en çok sahip olunması gereken şeydir. Zaman bize sahip olur ve zaman tanır. Biz, bize tanınan zamanı değerlendirir, kullanırız. Yazgımız gibidir zaman da; küçük irademizle, büyük irade içerisinde kendimize yer açarız. Bütün bunları bilmekse zaman alır. Her zamanın kendi bilgisini zamanında bilmek, ömrü iyi kullanmaktır. Böyle ömürlerin ardından pişmanlık yaşları dökülmez. Çünkü pişmanlıklar yaşanmamış gerçeklerin bilgisidir.

Güzellik, bin bir lisan kullanır. Dağ bin bir lisanla yazılmış uzun bir masaldır.

Toprağı bölen, malı bölen, emeği bölen, sevdayı da bölecektir elbet. İnsanları birbirine yasak edecektir. İnsanların birbirine yasak olduğu yerde, her vahşet muteberdir.

Ben bir şey önermiyorum. Ben kendi yanılsamalarımı bile güçlükle koruyabiliyorum. Başkalarınınkine hangi güçle, nasıl karışabilirim?

Masalın yoluna çıkmak için gerçeğin yollarında can tüketmek gerekir.

Aptal olanın aptallığı bir çeşit emniyettir; ne ki aptal olan tehlike anlarını savuşturmakta güçlük çeker. Aptal olan gizi saklar, lakin yazgının gizi zorlamak için fal açtığı oyunlarda da aptallık eder. Ele verir. Kurnaz olan, tehlike anlarını savuşturur, önüne çıkan maniaları aşmakta hüner gösterir; lakin aşamadığı yerde, köşeye sıkıştığında her şeyi kurnazlıkla aşikar eder. Kurnaz olanın hayatta kurtaracağı en önemli şey kendi paçasıdır.

Her şeyi öylesine yitirdik ki.. Bir daha dönmemecesine. Belki de her şey geçmişte kaldı. Bir daha yaşanamayacak olan o şey. Biz işte onu yitirdik. Her şey boşlukta silindi.

Lal Masallar/ Murathan Mungan

Hayat Mı Lan Bu?

Dallar Kiraz Açmış...Günün Fotosu...30/04/2013

Hz.Ali şöyle dua ederdi: Allah'ım Gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, Hakkımda hayırlı olanları da gönlüme razı eyle...

Defence is the first act of war...

Bir sultan rüya aleminde dişlerinin önden arkaya doğru döküldüğünü görür.







Bir sultan rüya aleminde dişlerinin önden arkaya doğru döküldüğünü görür. Gördüğü rüyanın yorumunu yaptırmak üzere rüya yorumcularından birini huzuruna çağırır ve ondan gördüğü rüyanın tabirini ister.
"Sultanım!" diye cevap verir tabirci, ..."O kadar uzun yaşayacaksınız ki, bütün oğullarınızın ölümlerini göreceksiniz."
Sultan,oğullarının ölümünden bahseden tabircinin sözlerine öfkelenir, muhafızlarına adamı zindana atmalarını emreder.
Sonra başka bir tabirciyi çağırır ve aynı rüyayı ona da anlatır.
"Sultanım!" der bu defaki tabirci,"Allah size o kadar bereketli ve uzun bir ömür hediye edecek ki, evlatlarınızın hepsinin mutluluklarını göreceksiniz ve hepsinden uzun yaşayacaksınız."
Sultan bu habere çok sevinir ve tabirciye kese kese altın ihsan eder.
İki tabirci de aynı şeyi söylemişti;ama ilki,söyleyeceklerini incelikten uzak, yalın bir üslupla dile getirmiş,ikincisi ise insan duygularını gözeten ince ve ustalıklı bir dil kullanmıştı.
Söz ola kese savaşı/söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı/bal ile yağ ide bir söz.
Yunus Emre





İnsanlarla mesafeli olmak iyidir, gereksiz pişmanlıklar yaşamazsın...

Pencereni aç ve sabahı kokla...Hayat güzel.Sev onu. Plan yapmadan yaşa ve gülümse... Günaydın :)

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan.



Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar,yeni yollar seçmeli yüreğini ferahlatacak; yeni insanlarla tanışmalı,yeni keşifler yapacak... Hep isteyipte bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa gerçekleştirmeyi denemeli..!
~Can Dündar~

Arkamdan yürüme; önderlik etmeyebilirim, önümden yürüme; takip etmeyebilirim... Sadece yanımda yürü, Ve arkadaşım ol...

LÜTFEN OKUYUNUZ VE OKUTUNUZ..








Her doktor öğrenciliği sırasında Otto Warburg'un buluşunu öğrenir. 1930'lu yıllarda Warburg kanserin en temel biyokimyasal sebebini, yani sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur.
Bu, o kadar önemli bir b...uluştur ki, Otto Warburg'a Nobel Ödülü kazandırmıştır. Otto Warburg'a göre kanserin bir temel sebebi vardır.
Bu da, vücudun normal hücrelerinin oksijenli solunumunun, oksijensiz -anaerobik- hücre solunumuyla yer değiştirmesidir.
Warburg'un buluşu bize başka neleri anlatmaktadır?
Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar; kanser hücreleri oksijenden kaçınır. Hiperbarik oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.
Bu buluşun bize anlattığı başka bir şey de, kanserin bir mayalanma (fermantasyon) süreciyle metabolize olduğudur.
Kanserin metabolizması normal hücre metabolizmasından 8 kat daha büyüktür. Yukarıda söylediğimiz her şeyi birleştirirsek ortaya şu tablo çıkıyor:
Vücut, kanseri beslemeye çalışırken mütemadiyen kapasitesinin üstünde çalışır. Kanser devamlı açlıktan ölmenin eşiğindedir ve vücuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alımı kesilirse kanser açlıktan ölmeye başlar. Tabii kendisini beslemek için vücudun şeker üretmesini sağlayamazsa. ..
Proteinlerden şeker Bu ziyan sendromuna kaşeksia (cachexia) denir.
Kaşeksia vücudun proteinlerden (evet, doğru duydunuz, karbonhidratlardan veya yağlardan değil de, proteinlerden) "glükoneogenez" (yeniden glükoz yapımı) işlemiyle, şeker elde etmesidir. Bu şeker kanseri besler. Vücut sonunda, kanser hücresini beslemeye çalışırken kendisi açlık çeker. Şimdi, kanserin şekerle beslendiğini öğrenmişken, onu şekerle beslemek mantıklı geliyor mu size? Yani karbonhidratlardan zengin bir diyet uygulamak? Bugün, kansere karşı uygulanan birçok besin terapisi mevcuttur (işe de yaramaktadırlar) çünkü günün birinde birisi şeker ve kanser arasındaki bağlantıyı görmüştür.
Bu terapilerde, karbonhidratlar bakımından zengin gıdalara izin verilmez. Terapilerin hiçbirinde şekere de izin verilmez çünkü şeker kanseri beslemektedir. Peki doktorunuz bu gerçekleri size neden söylemez? Kim bilir? Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kişinin siz değil, kendisi olduğunu düşünmektedir. Belki Otto Warburg'un buluşunu duymuştur ama geri kalan parçaları tamamlayamamıştır. Belki de beslenmeyle ilgili hiçbir şey öğrenmemiştir.
Aslında 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluşlarından biri, beslenmenin kanserle bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi!! !!
Kanser ve şeker bağlantısından haberdar olanlar ise, dikkate değer terapilerle ortaya çıktılar. Bunlardan biri 'Laetrile'dir.
Kaşeksialı hastaların yüzde 50'den fazlasında glükoneogenez sürecini durduran hidrazin sülfat bunlardan bir diğeridir.
Bugün, Minnesota Üniversitesi kemoterapi alanında bir "akıllı bomba" üzerinde çalışmaktadır. Akıllı bomba diyebileceğimiz ilacın üzerinde bir kaplama vardır.
İlaç, vücutta oksijensiz bir bölge ile karşı karşıya geldiğinde bu kaplamayı üzerinden atar. Kanseri yok etmek için kemoterapiyi serbest bırakır. Çünkü, vücutta oksijensiz tek alan, kanserli bölgedir.
Kanser hücresini aç bırakmaya çalışan besin terapileri de vardır. Kanserin ne sevdiğini bilen hasta, bunları yemekten kaçınır. Kanser, çiğ yiyeceklerdense, pişmiş yiyecekleri sever. Pişirme işlemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin şeker sevdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kanserinizi sevmiyorsanız, onu beslemeyin!
Şeker yerine tatlandırıcı kullanmak çözüm değil Şeker yerine tatlandırıcı kullanmayı düşünüyorsanız, başka bir tuzağa düşmüş olursunuz. Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlandı.
Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine "Sağlığa zararlıdır.Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır." ibaresinin konmasını şart koştu. Aspartam ve sükraloz gibi diğer tatlandırıcılar da yan etkileri nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında.
(Editörün notu: Ama maalesef hiç birinin üzerinde böyle bir ibare yok). Kaynak: International Wellness Directory
Son iki yüzyıldır şeker tüketimi nasıl arttı? İngiltere'de 1815'de 5 kg cıvarında olan kişi başına yıllık çay şekeri tüketimi 1970'de 50 kg 'ın üzerine çıkmıştır. 1970-2000 yılları arasında ABD vatandaşları önceki yıllara oranla yılda 100 litre daha fazla şekerli meşrubat tüketmişlerdir.
Türkiye'deki durum da artık çok farklı değildir. Çocuğu ile büyüğü ile çılgınca şeker ve beyaz un kullanılmaktadır. Bütün bu bilgiler kanserlerin niçin arttığını göz önüne açıkça sermektedir.
Aşağıdaki tedbirlerle kanserlerin en az üçte ikisi önlenebilir;
* Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
* Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren 'light' hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.
* Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Taş devri diyetini uygulayın.
* Bol taze sebze ve meyve yiyin.
* Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı)
* Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.
* Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin.
* Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. Kutu sütü tüketmeyin.Mümkünse manda sütü kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.
* Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan tüketin.
* Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin.
* Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!!!! ).
* Stresten uzak durun.
* İyi uyuyun.
* Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durun.
* D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
* Yeteri derecede egzersiz yapın!!!!
* Alkol kullanmayın.
* İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
* Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.
* Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen olabilirler !!!!
* Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir.
* Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.

Prof. Dr. Ahmet AYDIN İÜ Cerrahpaşa Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı
OKUDUYSAN ve BEĞENDİYSEN ,BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞIRMISIN




Kalbime Öyle Giremezsin Rıfkı!!!

Şamanizm’den Gelen Adetler...

http://desmond.imageshack.us/Himg110/scaled.php?server=110&filename=shoetree024yn.jpg&res=medium

İşte onlardan birkaçı:

Ay:

Anadolu’da yeni ayın görünmesi sırasında yere diz çökerek niyaz edilmekte, gökyüzüne, aya ve toprağa bakarak dilekte bulunulmaktadır. Yeni ayın yeni umutlara ve yeni başlangıçlara vesile olacağı düşünülür. Bu olgu da Türklerin eski Gök tanrı inancından kaynaklanmaktadır.
Su dökerek uğurlama:

Gidenin arkasından su dökmek eski Türklerdeki su kültünün doğurduğu bir adettir. Mum yakma, çaput bağlama:Cami avlularında mum yakılması, ağaçlara bez ve çaput bağlanması da Şamanizm döneminden günümüze aktarılan geleneklerdir.
Tahtaya Vurmak:

Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır. Bazısı Amerikalılara da geçmiş adetlerdir. Geçerken Kuzey Buz Denizi’ndeki Bering Boğazını kullanmış olsa gerektir. Zira Amerikalılar da “knock on the wood” deyip 3 defa tahtaya vururlar.
Kurşun Dökme:

Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. Şamanlar bu ritüele “Kut Dökme” anlamına gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdi. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldi.
Kırmızı kurdele:

Loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdele Şaman döneminden günümüze kadar gelmiş bir adettir. Bu kurdelenin anneyi ve yeni doğan çocuğu, Albız denen şeytana karşı koruduğuna inanılır. Alevilikte mezarın başına bağlanan kırmızı kurdelenin da ölüye kötü ruhların musallat olmasını engellediğine inanılır.
40 Sayısı:

Eski Türk inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar epeyce geçer. Manas destanında olduğu gibi, Dede Korkut hikâyelerinde kırk yiğitler görülmektedir. Kırgız türeyiş efsanesinde de, Sağan Han’ın bir kızı ve otuz dokuz hizmetçisi ile kırk kız bir gölün kenarına giderek sudan gebe kalmışlardı. Oğuz’un verdiği şölende, diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğunda idi. Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tane kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür.

40 sayısı da totemcilik döneminden kalma bir inanıştır. Semavi dinler dâhil tüm dinlerde 40 sembolizmasının görülmesi dinlerin evrim süreci konusunda fikir vermektedir. İslâmiyet’te ölümün ardından 40 gün geçtikten sonra Kur’an ve Mevlit okutma âdetlerinin, Musa’nın Tanrı’nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede almasının, Eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalmasının, Hıristiyanların paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanmasının, Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olmasının kökeninde Şaman veya totem gelenekleri bulunmaktadır.
Mezar taşı:

Şaman ayin sırasında yardımcı ruhlarını kullanmaktadır. Ölülerin, ailenin vefat etmiş büyüklerinin, eski Şamanların ruhlarının, ormanın, suyun ve yerin yardımcı ruhlarının da Şaman’a yardım ettiği kabul edilir. Ölen büyüklerin ruhlarının çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisinin ruhların başına geçeceğine ve bunun da diğerlerinin yardımı ile Şaman’a yol göstereceğine inanılır. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şaman’a gökyüzüne yapacağı yolculukta yardımcı olmaktadırlar. Toplumda ulu kabul edilen kişilerin ölümünden sonra ruhlarından medet ummak mezarları kutsamış ve bu yerler medet umulan yerler hâline gelmişlerdir. Günümüzde mezar, türbe, yatır ve benzeri yerlerin ziyareti ve bunlardan medet umulması da bu inanç sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır.

Eski Türklerde mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın veya mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.

Arap dünyasında mezar taşı yoktur. Ölünün toprakla bütünleşmesi ve zaman içinde kaybolması istenir. Kutsanması günahtır. Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri hâline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.
Dilek tutma:

Gök tanrı inancında kanlı kurbanlardan başka bir de kansız kurbanlar vardır. Saçı yalma, yani ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır.
Köpek uluması:

Şamanizm’de köpek ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişi bu ruhu görürse bu onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’da günümüzde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.
İçki:

Şamanlar (kamlar), Tanrı ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılır. Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır.
Kubbe:

Ayrıca, cami mimarisine kattığımız “kubbe” gök tanrı dini’nden taşıdığımız bir durumdur.

Nazar:

Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır.
Halı Kilim Desenleri:

Şaman’ın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabanî ve zararlı hayvan şekilleri çizilerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler Şaman giysilerinin izleri taşımaktadır.
Müzik:

Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz bir ayin düşünülemez. Oysa İslam dininde Kur’an dışındaki dinî eserlerin müzikle okunması günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve İlâhiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.
insan ve evren

TAM FARKINDALIK


Hiç bir şey bekleme. Senin beklediğin sadece bir hayal. Bekleyecek hiçbir şey yok. Ve hiç çaba gösterme.


Çaba sıfır. ... Kontrol sıfır. Kural sıfır. Dengeli olmaya çalışmak sıfır. Bir hâle girmeye çalışmak sıfır. Bir şeyi içinde oluşturmaya çalışmak sıfır. Hiçbir şey yok. İçte hiçbir şey yapmayacaksın. İçte birşey yapmaya çalışmayacaksın.


İçinden kendine direktifler vermeyeceksin.


Kendini telkin etmeyeceksin. İçinde birşeyler tekrarlamayacaksın. Sadece kendini ol. Kendini itme. Kendinden kaçma. Kendini olduğu gibi görmek ve hissetmekten hiç kaçma. Kendin olarak ne varsa ondan bahsediyoruz: Eksik fazla, güzel, çirkin, normal, anormal, sıradan, olağandışı, iyi, kötü.


Hiçbirini görmekten ve hissetmekten kaçma. Olanın ve yaşadığının sende yarattığı tüm etkileri ve görüntüleri hissetmek ve görmekten içinde kaçma. Kendini kendine aç. Kendini kendine öylece kabul et.


Kendini ve kendin dışındaki her şeyi, tamamen ve olduğu gibi görmeye ve hissetmeye sonsuz açık ol. Kendin ve kendin dışındaki her şeyin olduğu gibi olmasına, akmasına, hareket etmesine, değişmesine, dağılmasına, yok olmasına, kırılıp dökülmesine veya ölmesine kendi içinde tamamen izin ver.


Sadece bunları yap. Bu sözlerimizde hiçbir mecaz yok. Ne yapman gerekiyorsa, dosdoğru onu söylüyoruz.


Mustafa ÇETİN

''Bir şeyi keşfetmek istiyorsan, tamamıyla önyargısız olmak zorundasın.''



''Bir şeyi keşfetmek istiyorsan, tamamıyla önyargısız olmak zorundasın.''

Osho - Düşünceler

İnsan sürekli terkrar ettiği şeyden ibaret. Yaşantınıza bakın. Süreklineyin peşindesiniz, kelimeleriniz neler.

 


Her insanın hayatında bariz bir ya da iki olgu vardır. Kimisi için bu sevgi, kimisi için mutluluk, kimisi için huzur...
Hayatınız bu olgular ve bu olguları yaşatan kişiler ve olaylarla dolduğunda zaten bunları yaşıyorsunuz demektir. Sevgi, dönüşüm, huzur olan bir insan, zaten bu olgula...r içersinde yüzüyordur, ya da yüzecektir, bu kesin. Ve bu olgular yanlızca kişi ve kendisi arasındaki ilişkide cereyan eder. Başka birisine ihtiyaç yoktur.
Aynı şekilde kaos, depresyon, öfke, öc alma, başkalarını çekiştirme, gibi diğer insanlara bağlı olarak yaşadığınız olgular da sizin gerçekliğinizi, o süre içersindeki yaşamınızı gösterir. Bir kişiye, yanlızca bir kişiye negatif bir laf söylüyorsanız eğer, bilin ki bu sizin ağzınızdan, zihninizden çıkan yani size aittir. Ve siz yargıladıkça, eleştirdikçe, öfkelendikçe, öc aldıkça, üzerinizde bu enerjiyi taşır, şikayet ettiğiniz ortamlar sizi girdap gibi içine çekmeye, bu tür insanlar arasında kendinizi bulmaya devam edersiniz. Atalarımızın çok bilindik bir sözü var çocukken çok kullanırdık, "Kötü söz sahibine aittir". Çocukken daha iyi biliyorduk :)

kaynak: Gülenay Pema Gauri
Seçim sizin ve aslında çok net.

Burçların En Belirgin Özellikleri...Doğru ki Ne Doğru...Kaçırmayın...


BALIK : Duygusal diye bildiğin, sensiz yapamaz sandığın Balık gün gelir sana resti çeker ve hiç üzülmeden yoluna devam eder.
KOVA : Fazla sinirli değildir ama damarına basıldığı zaman volkan gibi patlayabilir ve çevresindeki herkesi hayretlere düşürebilir Kova..
OĞLAK : Bir Oğlak gibi seni gönülden seven ve koruyan, senin iyiliğini düşünen birini bulmuşsun hala başkasını mı arıyorsun ? Yazık san...a..
YAY : Eğlenceli mi ? Evet. Komik mi ? Evet. Farklı mı ? Evet. Yay burcu mu ? Başka ne olacaktı ? :) AKREP : Var mı bir Akrep gibi aşık olunca ölümüne seven ? Pek yok..
TERAZİ : Olursa olur, olmazsa olmaz der, hayatına devam eder bir Terazi. Kimse için uğraşıp zaman kaybetmez. Zamanında uğraştı da ne oldu?
BAŞAK : Sana karşı sevdiğini belki iliklerine kadar hissettiremez fakat sana olan aşkını hep içinde yaşar bir Başak. Onun kıymetini bil.
ASLAN : Sevdiği kişiden en zor vazgeçen burçlardan biridir Aslan. Sevince öyle sever, öyle sahiplenir ki, vazgeçmesi çok zaman alır..
Yengeç : Zamanında hayatında olmuş ama şuanda hayatında olmayan bir Yengeç tanıdığın varsa, hayatın daima yarım kalacak bil istedim..
İKİZLER : Hayatında mutluluk, neşe, şans ve eğlence yok mu ? O zaman hayatında İkizler yok.
BOĞA : Bir Boğa'nın büyüleyici bir tarafı vardır. Bu yüzden aklına kimi koymuşsa O'nu elde eder ve bunu yaparken asla zorlanmaz :)
KOÇ : Yaşadığı ilişkilerde yavaş yavaş, adım adım ilerler bir Koç. Çünkü zamanında birisine hemen güvendiğinde çok yanılmıştır.

Ve sen! Her şey olabilirsin…



Her şeyin olabilir ve sen her şey olabilirsin. Evlerin, arabaların. Bilgisayar vs… her türlü teknolojik imkanın, renk renk elbiselerin, pahalı parfüm ya da kremlerin ve pahalı alışkanlıkların…
Ve sen! Her şey olabilirsin…
... Güzel ya da çirkin. Uzun ya da kısa olabilirsin. Boylu poslu. Gösterişli ya da gösterişsiz… Tombul ya da zayıf… Genç ya da yaşlı…
Kadın ya da erkek olabilirsin… Anne, baba olabilirsin. Kardeş, ağabey, dost, arkadaş…
Huzurlu ve huzursuz… Güleryüzlü ya da somurtuk. Sakin ya da hareketli… Sabırlı, dayanıklı, heyecanlı, atak ve coşkulu olabilirsin.
Hatta her an içinde bulunduğun duruma göre bir şey de olabilirsin.
Sonra iş sahibi olabilirsin ya da işsiz… Üniversite ya da lise yada ilköğretim mezunu olabilirsin.
Bir meslek sahibi olabilirsin. Öğretmen, memur, işçi, doktor, mimar ya da avukat… Hatta mesleğinde üst seviyelere çıkabilir ve unvanların olabilir… Bütün bu özelliklerin çevrende pek bir takdir görebilir, övgüler alabilirsin…
Tüm bunlar iyidir hoştur, güzeldir …
Büyüklerin dediği gibi adam bile olabilirsin.
Ama İnsan olmak başka bir şeydir…
Onun ne okunacak bir kitabı ne de ezberlenecek bir formülü vardır. İnsan olmak yukarıda saydıklarım ile saymadıklarımın tamamını kapsar…
Eğer;
İnsanları toplumsal alt kimliklerine göre ayırmadan, cinsiyetlerine göre kayırmadan, zengin, fakir ya da meslek ya da unvanlarına göre değil önce insan olduğu için sevip sayıyorsan…
Ve çevrendekilere sahip olduklarına göre değil, (seninle paylaşmamış olsa bile çevresindekilerle…) Paylaştıklarına göre önem, değer ve anlam verebiliyorsan.
Verdiğin sözü tutuyor ve özün ile sözün birbirini tamamlıyorsa, iyiniyetli, samimi, merhametli, dürüst ve alçak gönüllü isen insan olmaya başladın demektir.
Pek havalı sıfatların olabilir ama en havalısı insan olmaktır. Kadın ya da erkek olmaktan, toplumsal sıfatlarından çok daha anlamlıdır. Ve tüm bunların yanına bir de erdem kattın mı insan oldun demektir.
Ve insan olduğunda sen artık insanların yüzlerine değil ruhlarına bakmaya başlarsın...

ORGANLAR İLE SEBZELER ARASINDAKİ İLİŞKİ...


* Havuç dilimi insan gözüne benzer. Bilimsel araştırmalar havucun gözlerin kan akışını ve işlevini iyileştirdiğini göstermiştir.
* Domateste kalpte olduğu gibi dört odacık vardır ve kırmızı renkl...idir. Bütün araştırmalar domatesin kalp ve kan için faydalı olduğunu göstermiştir.
* Üzüm salkımı kalp şeklindedir, her bir üzüm tanesi kan hücresi gibi görünmektedir ve araştırmalar üzümün ciddi kalp ve kan canlandırıcı bir gıda olduğunu göstermiştir.
* Ceviz küçük bir beyin görünümündedir. Beyin fonksiyonlar için faydalıdır.
* Fasulya böbrek görünümündedir ve böbrek fonksiyonlarını iyileştirir.
* Sap kereviz, Çin lahanası ve Rhubarb kemiklere benzer. Bu gıdalar kemikler için faydalıdır, sodyum oranları eşit ve %23 dür. Gıdanızda yeterli sodyum yok ise vücut kemiklerden çeker ve kemikler zayıflar. Bu gıdalar iskeletinize faydalıdır.* Patlıcan, avokado ve armut kadınların rahim ve serviks sağlığı ve fonksiyonlarını hedefler ve görünümleri bu organlara benzerler. Araştırmalar kadınların haftada bir avokado yemeleri halinde hormonları dengelediğini, istenmeyen doğum sonrası kilolarını azalttığını ve serviks kanserini önlediğini göstermiştir.
* İncir tohum doludur ve ağaçta ikili olarak asılarak büyür. İncir sperm sayısını ve hareketliliğini arttırır ayrıca erkek kısırlığını önler.
* Tatlı patatesin görünümü pankreasa benzer ve şeker hastalarının glisemik indeksini dengeler.
* Zeytin yumurtalıkların sağlığına ve fonksiyonuna yardımcı olur.
* Greyfurt, portakal ve diğer narenciye meyveleri kadın göğüsüne benzer ve bunların sağlığına ve lenfin hareketine yardımcı olur.
* Soğan vücut hücreleri görünümündedir. Bütün vücut hücrelerinden atık maddelerin temizlenmesine yardım eder. Hatta gözlerin epitelyal katlarının yıkayan gözyaşlarına bile sebep olur ...

Kaynak: Genel Kültür