çala kalem gezilerim... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çala kalem gezilerim... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013

Fethiye’de Yamaç Paraşütü Yapılır…



Beş kafadar’la çıktığımız Ege gezimizde Assos, Kazdağları, Çandarlı, Dikili, Foça, Selçuk, Kuşadası, Didim, Bodrum, Datça durduğumuz durakların bazılarıydı. Hepimiz de çıktığımız bu yolculuktan çok ama çok mutluyduk. Her yerde başka bir güzellik keşfediyorduk. Ve şimdi sırada Dalyan vardı. Bakalım o bize neler sunacaktı…

Dalyan’a akşamüzeri vardığımızdan önce otelimize yerleştik, arkasından Dalyan’ın merkezine indik. Geniş birkaç sokaktan ibaret olan merkez restoranlar, cafeler ve hediyelik eşya dükkanlarıyla süslenmişti. Kalabalık gördüğümüz bir lokantaya oturup yörenin meşhur mavi yengeçlerinden sipariş ediyoruz. Garson mavi yengeçle doymayacağımızı söyleyince de yanına yine yörenin meşhur kefalini ve deniz börülcesini (geren) ilave ediyoruz. Siparişlerimizi verdikten birkaç dakika sonra garson koliye doldurduğu mavi yengeçleri getirip bize gösteriyor. Onları öyle kıpır kıpır görüp, biraz sonra da öleceklerini düşününce içimiz cız ediyor ama onların görevi de bize hizmet etmek, hem içimizde bir parçaları daima yaşayacak diyerek kendimizi teselli ediyoruz. Az sonra da masaya harika bir sunumla gelen yengeçleri afiyetle yiyoruz. Yemekten sonra ise dükkanları dolaşıp yörenin simgesi olan deniz kaplumbağalarıyla bezenmiş tişörtlerden, kalemlerden, biblolardan birkaç tane almayı ihmal etmiyoruz.

Ertesi gün sabah erkenden kalkıp tekne turlarının yapıldığı yere gidiyoruz ve orta ölçekli bir tekneyle anlaşarak içine kuruluyoruz. Tekne kalkış saatini beklerken de karşı kıyıdaki yamacın tepesine oyulmuş kral mezarlarını hayranlıkla seyretmeye başlıyoruz. Tapınak cepheli bu kaya mezarların yanına da gidilebiliyormuş ama biz böyle uzaktan seyretmeyi tercih ediyoruz.

Tekne bazen sağa bazen sola kıvrılan sazlık bir labirentin içinde gitmeye başlıyor. Su nasıl berrak anlatamam, içindeki tüm yosunları, balıkları ve deniz canlılarını görmek mümkün. Suyun üstündeki ördeklerin rengiyse inanılmaz güzel. Yaklaşık yarım saatlik bu inanılmaz yolculuktan sonra İztuzu plajına varıyoruz. Burada hiçbir tesis yok. Sadece derme çatma bir büfe ve birkaç şezlong var. Yumuşacık ve altın renkli kum öyle davetkar görünüyor ki gözümüze kestirdiğimiz ilk yere kuruluveriyoruz. Alev buranın Caretta Caretta’ların üreme bölgesi olduğunu söylüyor. Ayrıca kedi, köpek gibi evcil hayvanların kumu eşeleyip kaplumbağa yumurtalarına zarar vermemesi için bölgeye girmeleri yasakmış. Dişi kaplumbağa yaklaşık yüz tane yumurta yumurtluyormuş ama yavrulardan bir ya da ikisi bile yaşasa çok iyiymiş. Yani böyle yüksek bir ölüm oranı varmış. Ayrıca yavrularını dolunayda yumurtadan çıkacak şekilde kumsala gömüyorlarmış. Böylelikle yeni doğmuş kaplumbağalar dolunay ışığıyla denizi bulmaya çalışıyorlarmış. Başka bir ışık gördüklerinde de şaşırıp denizi bulamıyorlarmış. O yüzden de geceleri plaja girmek yasakmış.

Güneşin altında iyice ısındıktan sonra Akdeniz’in tuzlu sularına kendimizi bırakmaya çalışıyoruz ama su anca dizimize geliyor. Serinlemek için bayağı ilerilere yürümek gerekiyor. Denizden çıkıp kurulanırken bir yandan Akdeniz’e bir yandan da teknenin bizi getirdiği tatlı su tarafına bakarken, kaptanın hararetle bize el salladığını fark ediyoruz. Apar topar toparlanıp bir sonraki durağa gitmek üzere tekneye koşuyoruz.

Teknenin önüne kurulup çevrenin güzelliğini seyretmeye dalmışken ikinci durağımız Kaunos antik kentine varıyoruz. MÖ 5. yy’da kurulmuş Kaunos önemli bir ticari liman, tuz ise önemli bir ticari metaymış. Kaunos kentini görmek için nar ağaçlarının yanından başlayan bir yoldan yavaş yavaş yukarı doğru tırmanıyoruz. Kente ulaştığımızda soluk soluğa kalıyoruz ama gördüklerimiz bu yorgunluğa değiyor. Tapınak, hamam, adak yeri, tiyatro, agora, kale ve surlar derken koskoca bir kentin ve yaşanmışlığın içinde geziyoruz. Eşekler, keçiler ve hatta siyah yılanlar da bize eşlik ediyor. Gezinti sırasında buranın efsanesini anlatmaya başlıyorum: Apollo'nun oğlu Karya Kralı Miletos'un ikizleri olmuş. Erkeğe Kaunos, kıza ise Byblis adını vermişler. Büyüdüklerinde Byblis, Kaunos’a aşık olmuş ancak ondan karşılık bulamamış. Bu yasak aşkı öğrenen kral, oğlunu ülkesinden kovmuş. O da kendisini sevenlerle birlikte gitmiş ve kendi adını taşıyan kenti kurmuş. Byblis ise aşık olduğu kardeşi Kaunos’tan ayrı kalınca günler geceler boyu ağlamış ve sonunda da bir kayadan atlayarak canına kıymış. Dalyan'da labirenti andıran kanallar Byblis'in gözyaşlarından oluşmuş…

Tekneyi bekletmemek için koştura koştura geri dönüyoruz. Sırada öğle yemeği olduğunu duyunca da çok seviniyoruz. Dere kenarında çok şirin bir lokantada mola veriyoruz. Yemek yerken o meşhur kaplumbağalardan birinin kafasını uzatmış bizi seyrettiğini fark edince hepimiz heyecan içinde fotoğraf makinelerimize sarılıyoruz. Kimimiz de hayvanı daha yakına getirmek için ekmekleri parçalayıp dereye atıyoruz. Bu gırgır şamatadan sonra da tekneye binip çamur banyosu yapmak üzere yolumuza devam ediyoruz.

Güzellik çamuru adı verilen merkez ana baba günü gibiydi. Gençleşip güzelleştirdiği ve sağlık verdiği inanılan çamur banyosuna girmek için epey bir kuyruk vardı. Kuyrukta beklerken çamurdan yayılan kokular bizi bu işten bayağı bir soğutuyor ve sadece ellerimize çamuru sürmekle yetiniyoruz. Halbuki insanlar bütün vücutlarına çamuru sürmüş, kuruması için de güneşin altında salına salına geziniyorlardı. Arkasından da sıcaklığı 39 dereceyi bulan kaplıca suyuna girip kendilerini çamurdan temizlemeye çalışıyorlardı. Valla biz elimize sürdüğümüz çamuru bile çıkarana kadar çok zorlandık, onlar nasıl temizlendiler bilmem. Neyse o çamur banyosundan sadece ellerimizi gençleştirerek çıktıysak da etrafta çamura bulanmış insanların fotoğrafını çekerek çok eğleniyoruz. Akşam yine dere kenarında kral mezarlarını seyrederek yediğimiz akşam yemeğinden sonra (lagos ızgara yedik ve harikaydı) otele dönüyoruz ve sabah erkenden Fethiye’ye doğru yola çıkıyoruz.

Neyse sonunda otelimize varıyoruz ve mayolarımızı giyip kendimizi Çalış plajına atıyoruz. Çalış plajı ne kadar uzun size anlatamam. Şöyle bir yürüyelim dedik git Allah git bitmiyor. Meğerse kumluk kısmı üç çakıllı kısmı ise bir kilometre uzunluğundaymış. Yürüyüşümüz bitince otelin önündeki şezlonglara kıvrılıp yol yorgunluğumuzu atıyoruz ve Fethiye’yi yani nam-ı diğer Telmessos’u gezmeye çıkıyoruz. Telmessos’un MÖ 5. yy’da kurulduğu ve MÖ 4. yy’da da Likya uygarlığına katıldığı düşünülüyor.

Likya’lıların kralları için yaptığı anıt mezar Amintas şehrin simgesi haline gelmiş. Biz de ilk önce bu kral mezarını ziyaret etmeye karar veriyoruz. Tepedeki kayaya oyularak yapılmış bu kral mezarına ulaşmak için birçok basamak çıktıktan sonra önünde poz poz fotoğraf çekiyoruz ve bu anıt mezarın güzelliği karşısında büyüleniyoruz. Sonra oradan inip Paspatur çarşısına gidiyoruz. Çarşı iç içe geçmiş dükkanlarıyla bizi hemen kucaklıyor. Baharatçısı, dericisi, kilimcisi, halıcısı derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz ve biraz da kordonboyunu gezmek istediğimizden üzülerek çarşıdan çıkıyoruz…

Kordonboyunda önlerinde günübirlik tur rota ve saatlerinin olduğu tabelalar asılı büyüklü küçüklü birçok tekne sıralanmış. Teknelerden birini seçip ertesi gün için kaydoluyoruz ve kordonboyunda tatlı tatlı esen rüzgarla beraber yürümeye devam ediyoruz. Yorulunca da merkezdeki antik tiyatroyu gezip dönmeye karar veriyoruz. 1993 yılında yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkan antik tiyatro Roma döneminde 5000 kişi kapasiteli olarak inşa edilmiş, MS 2.yy’da onarım geçirmiş ve Bizans döneminde arena olarak kullanılmış. Günümüzde ise Türkiye’nin denize yakın en eski tiyatrosu ünvanını almış. Tiyatroyu gezdikten sonra Çalış sahiline gidip, güzel bir balık lokantasına kuruluyoruz. Güneşin batışına denk geldiğimizden gökyüzünün sarı, turuncu, mavi, mor halelerine hayranlıkla bakıp şerefe kadeh kaldırıyoruz. Karşımızdaki şövalye adasına da sanki şövalyeleri görecek gibi bakıp onlara doğru da kadehlerimizi kaldırmayı ihmal etmiyoruz.

Sabahleyin teknede iyi bir yer kapmak için otelden erken ayrılıyoruz ve 9:30’da teknenin içinde yerimizi alıyoruz. Havlularımızı üst kata serip 10:00’daki kalkış saatini bekliyoruz. Tekne yavaş yavaş dolunca da erken gelerek ne kadar iyi yaptığımızı anlıyoruz. Teknemizin rotası Kelebekler Vadisi, Soğuksu, St. Nicholas Adası, Camel Beach ve Akvaryum koyu olarak belirlenmiş. Bütün gün keyifle koylar arasına dolaşıp denize girdiğimiz gezide ben en çok Kelebekler Vadisi’ni beğeniyorum. Kelebekler Vadisi’nde yaklaşık bir saat mola verildiğinden vadinin içlerine doğru ilerleyip şelaleyi görme fırsatımız oluyor. Şelale beklediğimizden ufak ve cılız olduğundan biraz hayal kırıklığına uğruyoruz ama neyse ki çevrede vadiye adını veren kaplan kelebeklerinden bolca var da keyfimiz yerine geliyor.

Tekne turu bitince Kayaköy’e gidiyoruz. Kayaköy 14. yy’da dağın yamacına kurulmuş eski bir Rum köyü. Burada evler bir veya iki katlı olarak ve birbirinin güneşini kapatmayacak şekilde yapılmış. Her katta bir veya iki odası olan bu evlerin zemin katı ahır ya da kiler olarak kullanılmış. 1923 yılında Yunanlılarla yapılan anlaşma gereği buradaki Rumlarla, Batı Trakya’daki Türkler yer değiştirmişler. Fakat buraya getirilen Türkler Kayaköy’ün yaşam şartlarını beğenmeyip gidince koca köy ıssız bir görüntüye bürünmüş. Köyün boş sokaklarında dolaştıktan sonra otelimize doğru yola çıkıyoruz.

Ertesi gün Saklıkent’e gitmek üzere erkenden yola koyuluyoruz. Saklıkent Fethiye’den tam 65 kilometre uzaklıkta ama arabada sürekli şamata yaptığımızdan yolun nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Otelden çıkarken kahvaltı etmediğimizden önce Saklıkent’in girişinde dere boyu sıralanmış gözlemecilerden birine girip kahvaltı ediyoruz. Bir yandan tatlı tatlı ısıtan güneş, bir yandan suyun şırıltısı derken hepimizin gözleri kapanmaya başlıyor ama Mehmet başkumandan edasıyla “haydi arkadaşlar hareket vakti” deyip hepimizi ayaklandırıyor.

Böylece kanyona girmek için sol yamaca tutturulmuş dar tahta köprünün üstünde yürümeye başlıyoruz. Yaklaşık 100 metrelik yürüyüşten sonra dimdik sarp kayalıklarla çevrelenmiş daha geniş suların çağladığı düzlüğe ulaşıyoruz. Burada marifet kanyondaki yürüyüşe devam etmek için aradaki dereyi aşmak. Derenin yüksekliği en fazla dizinize geliyor ama esas mesele soğukluğu. Suya ayağınızı soktuğunuzda soğuktan kalbiniz duracak gibi oluyor. Bir de derenin altı çakıl taşlarıyla dolu olduğundan mutlaka suya sandaletle girmek gerekiyor. Bir yandan soğuk, bir yandan akıntı, bir yandan taşlar derken dizinizden çok daha fazla ıslanıp titreye titreye karşı kıyıya varabiliyorsunuz. Uzunluğu 18 km’yi bulan bu kanyonda biraz daha ilerleyip, yüksekliği yer yer 600 metreyi bulan kayalıkları seyredip geri dönüyoruz.

Arkasından Tlos antik kentine doğru yola çıkıyoruz. Tlos uçan kanatlı atı Pegasus ile ünlenen mitolojik kahraman Bellaforonte'nin yaşadığı kent olarak biliniyormuş. Tlos’a varmak için soluk soluğa tepeye çıkıyoruz ve bu eski kente ait hamamı, tiyatroyu ve stadyumu geziyoruz. Ama bizi en çok etkileyen tepedeki kayaya oyulan kral mezarlığı oluyor. Tepede biraz soluklanıp manzarayı seyrettikten sonra Ölüdeniz’e gitmek için arabaya doluşuyoruz.

Fethiye’yi geçtikten sonra çamlar içinde nefis bir yoldan devam ediyoruz ve karşımıza Belcekız koyu çıkıyor. Burada arabadan inip kumların üstünde yürümeye başlıyoruz ve nihayet Ölüdeniz’e ulaşıyoruz. Ölüdeniz maviden yeşile, yeşilden turkuaza renkleriyle adeta bizi büyülüyor. Bir de su o kadar kıpırtısız duruyor ki inanamıyoruz ve gerçekten adını hak etmiş olduğunu düşünüyoruz. Burada şezlong kiralayıp doğanın tadını çıkarmak için bir süre sessiz kalıyoruz.  Aynı zamanda Babadağ’ından yamaç paraşütüyle atlayanların tepemizde süzülüşünü izliyoruz. Denize girip çıktıktan sonra acıkmış olduğumuzdan etrafımıza bakınmaya başlıyoruz. Yemekten sorumlu bakanımız Ebru hemen devreye giriyor ve kenarda dizili büfelerden birine gidip yörenin meşhur pastırma çemenli (yoksa çemenli pastırma tostu mu) tostundan hepimize sipariş ediyor. Tostlarımızı yerken ben Belcekız koyunun efsanesini anlatmaya başlıyorum.

Eski çağlarda gemiler bu koyun açığında demirler, sandalla birileri sahile çıkar su alırmış. Su almaya gelen kaptanın yakışıklı oğluyla Belcekız birbirlerini görüp aşık olmuşlar. Ondan sonra delikanlı buradan su almak için fırsat kollar olmuş. Bir gün gemileri fırtınaya yakalanmış ve delikanlı kaptan babasına “baba orda bir koy var oraya sığınıp fırtınadan korunabiliriz” demiş. Fakat Belcekızı görmek için öyle söylediğini sanan babası oğluna inanmamış. Gemi tam kayalara çarpacakken oğlunu denize atmış ve dümeni kontrol etmeye çalışmış. Tam o sırada da oğlunun doğru söylediğini anlamış ama kayaya düşen oğlu oracıkta ölmüş. Onun öldüğünü gören Belcekız da kayalara atlayıp kendini öldürmüş. İşte o günden beri kızın öldüğü yere Belcekız, delikanlının öldüğü yere de Ölüdeniz denirmiş.

Bu hüzünlü hikayeden sonra toparlanıp otelimize dönüyoruz. Ertesi gün Fethiye’den ayrılacağımız için de eşyalarımızı topluyor ve erkenden yatıyoruz. Sabah Emir’in “ben yamaç paraşütü yapmak istiyorum” sözleriyle uyanıyoruz. Tamam deyip 1975 metre yükseklikteki Babadağ’ına çıkıyoruz. Emir Mehmet’e sen yapmayacak mısın der gibi bir bakış atıyor ama Mehmet hiç oralı olmuyor. Biz kızlarsa zaten iyice sinmiş durumdayız. Böylelikle Emir atlayış kıyafetlerini giyip pilot eşliğinde Babadağ’ından aşağıya doğru süzülüyor. Yarım saat sürecek olan paraşüt keyfinin (?) bitiş noktası Belcekız plajı olacağı için oraya doğru yola çıkıyoruz ve yarım saat sonra onu alkışlarımızla karşılıyoruz. Ne de olsa kendisi grubumuzun medar-ı iftiharı olmuş durumda. Kaş’a doğru yola devam ederken de “aahhh süper bir tecrübeydi, denemediniz ve çok şey kaçırdınız” diye konuşup durmasına da hiçbirimiz aldırmıyoruz…
Sağlıcakla,
 Anette İnselberg

29 Nisan 2012

Delhi’de Hayat… (Hindistan Gezisi Bölüm 4)

Sabah erkenden otobüse doluşup Agra’dan Delhi’ye gitmek üzere harekete geçtik. Yavaş yavaş yol yorgunluğu üstüme çökmeye başladığından otobüste uyurum diye düşünmüştüm. Fakat Müge A.’yla kafalarımız öyle güzel uyuştu ki gülmekten ve konuşmaktan ne biz uyuduk ne de otobüsü uyuttuk. Yaklaşık beş saat süren neşeli bir yolculuğun ardından da 14 milyon nüfuslu Delhi’ye vardık.

Delhi’ye vardık varmasına da Allah’ım o ne karmaşa, o ne gürültü, o ne keşmekeş anlatır gibi değil. Büyük bir şehre geldiğimiz hemen belli oldu tabi. “Ahhh sevgili İstanbul’um ben sana gürültülü, ben sana karışık mı” dediydim ne kadar yanılmışım. Sen meğerse pırıl pırıl, tertemiz, sessiz sakin bir büyük şehirmişsin. Delhi benim aklımı başıma getirdi ya İstanbul’dan özür üstüne özür diledim valla. Yani Delhi’nin keşmekeşi anlatılmaz yaşanır dedikleri cinsten. Şöyle sıkı bir afallıyorsunuz…

Sonra insan doğamız gereği buna da alışıp rehberimiz ( Sn.Vahdi Özen) önderliğinde gezmeye başlıyoruz. İlk hedefimiz yeni Delhi’deki Qutup Minar (Kutup Minaresi). Müslümanların Delhi’deki son Hindu kralını yenmesi şerefine hükümdar Kutbettin tarafından 1193 yılında  yapımına başlanmış. Bir binadan ayrı yapılan bu dünyanın en uzun minaresinin yüksekliği 73 metre, çapı ise yerde 15 metre, en üst noktada ise 2.5 metreye kadar daralmakta. Şöyle yanına gelip başınızı kaldırdığınızda kat kat çıkan yapısı, katların üzerindeki yazıları ve süslemeleri, önce kiremitten arkasından mermerden yapılmış yapısıyla sizi büyülüyor.

Hemen yanında ise Hindistan’da yapılan ilk cami olan Kuvvet-ül İslam Camisi (İslamın Gücü) yer alıyor. Bu caminin avlusunda 4. yüzyıldan kalma hindu tanrısı Vişne adına dikilmiş 7 metre yüksekliğinde bir sütun var. Rivayete göre bu demir sütuna sırtını yaslayıp ellerini arkada birleştirebilen kişinin her dileği kabul oluyormuş. Fakat bunu o kadar çok insan yapmaya başlamış ki, sütun zarar görmesin diye mecburen etrafını çitlemişler. Yani sizin anlayacağınız biz dilek falan dileyemedik. Ayrıca taa o yüzyıldan günümüze bu sütun nasıl hiç paslanmadan, zarar görmeden kaldı onu da anlayamadık.

[slideshow]

Arkasından Hümayun’un türbesine gittik. Türbenin (1562) yapımını Hümayun’un eşlerinden en büyüğü olan İran asıllı Banu Begüm üstlenmiş. Çok etkileyici bir yapı olan bu türbenin kubbeleri mantar şeklinde olup Taj Mahal’e ve diğer birçok esere ilham kaynağı olduğu su götürmez bir gerçek. Ayrıca bahçedeki fıskiyelerden akan suyun, geometrik şekiller şeklinde yapılan kanallardan geçerek bütün bahçeyi dolaşması da ayrı bir hüner. “O zamanlarda bütün bahçeyi dolaşan suyu hem seyretmek, hem de suyun sesini dinlemek insana ayrı bir keyif veriyor olmalı” diye düşündüm.

Ardından yeni Delhi’nin bağımsızlık sembolü olan 42 metre yüksekliğindeki Hindistan Kapısından (Indian Gate) geçtik. I. dünya savasında ölen 90.000 askerin isimleri tek tek bu kapıya kazınmış. Bu kapının çevresi ise yeşillendirilmiş ve parka çevrilmiş. Biz de bir süre parkta kriket oynayan Hintlileri seyrettikten sonra otelimize döndük.

Bu arada Müge Ş. buraya gelmeden önce bir ashram (ruhani yolculuk yapılan yer) tecrübesi yaşamak istediğinden Delhi’ye yakın bir ashramda yer ayırtmış. Biz otellerimize giderken o da ashrama doğru taksiyle yol almaya başladı. Aslında böyle bir şeyi ayarlamadığım için çok pişman oldum çünkü buralara gelmişken ben de böyle bir tecrübe yaşamak isterdim. Sağ olsun Müge Ş. Delhi’ye yaklaşırken ashramda benim için de yer olup olmadığını sordu ama sezon itibariyle çok yoğun olduklarından “yerimiz yok” cevabını aldı. Yani onla ertesi sabah tekrar buluşana kadar aklım hep orada neler yapıldığında kaldı.

Ertesi sabah erkenden eski Delhi’yi gezmek için bütün tur buluştuk. İlk önce Jama Masjid’den başladık. Tabi önce kapıda bizle buluşan Müge Ş.’nin çevresini kuşattık: “Nasıldı? Neler yaptı? Nasıl geçti?” diye. Kaldığı yerin adı Gobind Sadan’mış (www.gobindsadan.org) ve çok güzel vakit geçirmiş. Oraya ister konuk olarak gidebiliyor, isterseniz de kalıp oranın ayakta kalması için çiftliklerinde çalışabiliyormuşsunuz. Oraya giden birçok insan hayatlarının geri kalanını orada geçirmeye karar veriyormuş. Ayrıca ashramın bir de  ‘’sönmeyen ateşi’’ varmış. Onu da beklemek gerekiyormuş. Arada yapılan meditasyon ayinleri, söyleşiler de çok güzelmiş. Yani anlayacağınız bir sonraki Hindistan gezimde “ashrama gidilecek” diye not düşüyorum.

Arkasından rehberimizin peşine takılıp anlattıklarını dinlemeye devam ediyoruz. Jama Mascid (Cuma Camisi) anlamına geliyormuş. 1658 yılında yapılan bu cami, Hindistan’ın en büyük camisiymiş. Zaten caminin içine girince bunu çok net bir şekilde anlıyorsunuz. Bir avlu var ki öyle böyle değil acayip büyük. Bu avluda 25.000 kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş.

Buradan sonra Raj Ghat’a yani Gandi’nin anıtına gidiyoruz. 1948 yılında öldürüldükten sonra yakıldığı yer burası. Basit bir platformun üzerine siyah sade mermerden bir anıt yapılmış. Üzerine de çiçekler konmuş. Her şey o kadar yalın ki biraz afallıyorsunuz. Mermer’in üzerine onun son sözleri olan “He Ram’’ (Ey Tanrım) yazılmış. Anıtın yanında da Gandi’nin en meşhur sözlerinden biri olan ‘’görmüş olabileceğiniz en çaresiz insanı hatırlayın ve atacağınız adamın ona bir faydası olup olmayacağını düşünün’’ yazmakta. Bir ülkenin kaderini değiştirmiş adamın sözlerini okuyup, yakıldığı yerde durmak beni çok etkiliyor. Ruhumun onun ruhu gibi insanlığa faydalı olmasını dileyip, park boyu dikilmiş ağaçların arasından geçip otobüse dönüyorum.

Bu arada söylememiş olabilirim ama burada her yere yalınayak giriliyor. O yüzden çoraplarınız üzerine galoş giymek istiyorsanız, galoşlarınızı getirmeyi unutmayın. Gerçi bu tip yapıların içi temiz oluyor ama tercih sizin.

Ve sırada (Red Fort) Kızıl Kale var. Bu yapıyı 1648 yılında Şah Cihan yaptırmış. Moğol imparatorluğunun en güçlü olduğu o günlerde bu şehrin yollarında fillerle dolaşılırmış, şimdilerde fillerin yerini Tata marka arabalar almış durumda. Gözlerimi kapıyorum ve zihnimde geniş yollarda fillerin salına salına geçtiği o eski dönemi canlandırmaya çalışıyorum. Sonra sokağa tekrar bakıyorum ve Delhi’ye geldiğimizden beri dikkatimi çeken görüntüler bu sefer gözümün önünde hayat buluyor: Tuktuklardan el sallayanlar, trafiğin içinde salına salına yürüyen inekler, şalvarını sıyırıp sokağa işeyen insanlar. Evleri olmadığı için sokakta yaşayan insan görüntüleri peşi sıra geliyor. Sokakta yani bildiğimiz kaldırımda yaşayan bu insanlar, yemeklerini de kaldırımda yiyor, misafirlerini de kaldırımda ağırlıyor. Eşya diyebileceğimiz tek şeyleri ise yere serdikleri kilim. “Bu insanlar nerede yıkanır, hangi hijyen şartlarını sağlayabilirler ki?” diye düşünürken sokak satıcısının bileziklerden ister miyim manasında elindekileri gözüme sokmasıyla kendime geliveriyorum. Etrafıma baktığımda turdaki arkadaşların biraz gerisinde kaldığımı fark edip hemen yanlarına koşuveriyorum.

Tabi bu kadar kültürel bombardımandan sonra ne bende ne de turdaki arkadaşlarda artık kale falan gezme isteği kalmıyor. Biz artık methini duyduğumuz Chadni Chowka yani alışveriş bölgesine gidip biraz keyif yapmak istiyoruz. O yüzden kaleye girmeyip kendimizi alışverişe atıyoruz. Ve alışveriş yaparken de süper eğleniyoruz. Çantalar, ganeşa heykelleri, yastık kılıfları, magnetler, kolyeler, yerel satıcılar ve dükkanların arasında kendimizi kaybediyoruz. Buluşma saati geldiğinde ise hepimiz yorgun ama ellerimizde bol poşetlerle otobüse biniyoruz.

Yerel pazardan sonra sırada tabi bir de yerel gösteri izlemek var. Hindistan’ın meşhur destanı Ramayana’nın anlatıldığı bir aile tiyatrosuna gidiyoruz. Büyükbaba ve torunun aynı sahnede yer aldığı çok şeker bir tiyatro bu. Atmosfer çok sıcak. Hatta küçük torunun müthiş performansını izledikten sonra bizim turdan biri “oğlum sen kaç yaşındasın” diye sahneye konuşmaktan kendini alamıyor. Gösteri sonrası yapılan söyleşi ve fotoğraf çekme seremonisinden sonra otele dönüp yemeğin başına aç kurtlar gibi çöküyoruz. Ben yöresel chicken tikke (yani köri soslu tavuk) yiyorum. Üzerine de yöreye özgü masala çayını içip uyumak üzere odama çekiliyorum. Ne de olsa yarın Nepal’a geçilecek. Yeni yerler ve yeni heyecanları özümseyebilmem için biraz dinlenmem gerekiyor.

Sağlıcakla,

15 Nisan 2012

Agra’da Taj Mahal… ( Hindistan Gezisi Bölüm 3)

Sabah erkenden Agra’ya gitmek üzere otobüse doluştuk. Yaklaşık 5 saat sürecek bir yolculuk nasıl geçecek demeye kalmadan Müge A.’yla öyle konuşup, gülüşmeye başlıyoruz ki sonunda bütün otobüste bizimle beraber gülmeye başlıyor. Yani anlayacağınız yolculuk çok eğlenceli geçiyor. Tabi ara ara dışardaki ilginç manzaraları çekmek için konuşmamıza ara veriyoruz. Sığ sulara yatmış mandalar, dere kenarlarına serili kumaşlar, preslenerek istif edilmiş tezekler, üç- beş kişi binilen motosikletler, deve arabaları, maymun tanrısı Hanuman’ın heykelleri bu fantastik dünyadan gözümüze çarpan manzaralar oluyor.

Agra’ya varmadan önce hayalet şehir Fetihpur Sikri’yi ziyaret ediyoruz. Kayalık bir çıkıntıda kurulmuş bu şehir, yerel pembe kumtaşı ve koyu kırmızı taşlarla inşa edilmiş. Böyle bomboş kocaman koyu kırmızı şehri ilk gördüğümde içimi hüzün kaplıyor. Bu şehirde kim bilir ne aşklar, ne acılar, ne hayal kırıklıkları yaşanmıştır diye düşünüyorum. “Evlerin içinde ne hikayeler yaşanmış, kaç kişi mutluluğun ne olduğunu anlayabilmiştir acaba” diye kendi düşüncelerime dalmışken rehberimizin (Sn. Vahdi Özen) şehirle ilgili bilgi veren sesiyle kendime geliyorum.

1571 - 85 yılları arasında Moğol İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış olan bu şehrin Türkçe anlamı  "Zafer Şehri"ymiş. Şehrin öyküsüne gelince: Ekber Şah on iki yıldır tahtta olmasına karşın çocuğu yokmuş. Bu da tabi tahtın varisi yok anlamına geldiği için bir şah için çok feci bir durummuş. Sonunda Ekber Şah Sikri’de Şeyh Selim Çistî adında bir evliyayı ziyaret etmiş. Evliya bu ziyaret sırasında şahın üç erkek çocuğu olacağını müjdelemiş. Ve gerçekten de ertesi yıl şahın bir oğlu ve ardından iki oğlu daha olmuş. İlk oğluna şeyhe saygısından ötürü Selim adını vermiş. Ve bu evliyanın dergahı yakınında da Fatehpur Sikri adındaki bu kentin kurulmasını emretmiş. Fakat şehrin su kaynakları çok yetersiz olduğu için zaman içinde burası terk edilmek zorunda kalınmış.

[slideshow]

Ayrıca Ekber Şah, kendisi müslüman olmakla birlikte diğer dinlere olağanüstü bir hoşgörü ile yaklaşırmış. Hatta büyük dinlerin temel düşüncelerini bir araya getiren ‘İlahi Din’ isimli yeni bir din kurmaya bile kalkışmış. Evlendiği hanımlardan biri Hindu, diğeri Hristiyan ve bir diğeri de Müslümanmış. Rehberimiz harıl harıl anlatmaya devam ederken ben hangi yüzyılda olursa olsun, hangi dine inanırsa inansın bu erkeklerin niye her yerde haremi olduğuna, niye her yerde birden fazla eş alabildiklerine kafayı takmış bir halde etrafa bakmaya devam ediyorum.

Neyse ki rehberimiz şehir içindeki önemli noktaları bize göstermeye başlıyor. Böylece düşüncelerim dağılıyor ve dikkatimi tekrar gördüklerime ve duyduklarıma vermeye başlıyorum. Önce 54 metre yüksekliğindeki zafer kapısına gidiyoruz. Şeyh Ekber’in Gujart’ta yaptığı savaşı kazanması üzerine yapılmış bu kapının üzerinde ‘’bu dünya bir köprüdür, üzerinden geçin fakat orada evinizi yapmaya kalkışmayın’’ yazıyormuş. Ancak kapının diğer tarafındaki basamaklarda yatmış keçileri görünce ben koştura koştura onların fotoğraflarını çekmeye gidiyorum.

Sonra da cami ve Şeyh Selim Cisti’nin türbesini gezen tura yetişmek için telaşa kapılıyorum tabii. Neyse her şey dip dibe olduğu için hemen yakalıyorum onları. Ve türbeyle ilgili anlatılanlara kulak vermeye başlıyorum. Bir rivayete göre erkek çocuğu olsun isteyenler bu türbeye ip bağlarlarsa kabul olunuyormuş. Ayrıca dilek kabul olununca türbeyi tekrar ziyaret etmek gerekiyormuş. Dilekleri kabul olunur mu olunmaz mı orasını bilemem ama biz kapıda ve merdivenlerde kucağında erkek çocuğu olan bir çok aile gördük. En son olarak da saray bölümünü geziyoruz. Ben sarayın ortasına yapılmış havuzu çok beğeniyorum.

Ve şehri gezmemiz bitince otobüse doluşup Agra’ya doğru yola koyuluyoruz. Yaklaşık 40 kilometre kadar yolumuzun kaldığını öğrenince seviniyorum. Buraları geziyoruz iyi hoşta tabi ki benim aklım Taj Mahal’de. Ve artık hedefe ulaşmak istiyorum…

Neyse sonunda Agra’ya varıyoruz. Bu 500 yıllık eski şehir Jaipur’a göre daha düzensiz, daha küçük ve daha yoksul gözüküyor gözüme. Agra sokaklarında gözüme çarpan ilk manzara motorsikletlere tıklım tıkış binmeleri oluyor. Onlara bakıyorum, bakıyorum ama motosikletlere yedi sekiz kişi nasıl bindiklerini çözemiyorum. Gözüme çarpan ikinci manzara ise vur patlasın çal oynasın şeklinde önümüzden geçen kalabalık bir grup. Biz düğün var zannediyoruz ama meğerse cenazeymiş. Hindu inancına göre ölüm bir son değil, acıdan sefaletten bir kurtuluş. İnançlarına göre ölümde sadece bedenin görevi bitmiş oluyor, önemli ve esas olan ruh ise yoluna devam ediyor. Ve ruhun bir sonraki hayata daha iyi bir şekilde geleceğine inanıyorlar. O yüzden; cesedi, yakma törenine güle oynaya götürüyorlar. Daha önce ölümü kutladıklarını duymuştum ama insanın kendi gözleriyle görmesi gerçekten ilginç oluyor. Yani gerçekten düğün zannettiğim durum cenaze çıkıyor. Bu manzara insanın kendi bildiğini zannettiği şeyleri tekrar sorgulamasına sebep oluyor.

Şimdi sırada Agra kalesini ziyaretimiz var. Buraya “Red Fort” yani kırmızı kale de deniyormuş. Eskiden fillerin geçtiği kapıdan girerek kaleye adımımızı atıyoruz. Kalenin içinde divan-ı am (halkın sorunlarının dinlendiği yer), divan-ı khas (elçilerin kabul edildiği yer), cihangirin sarayı, aynalı salon, bahçe, cihangirin havuzu ve oktagonal kule gibi bölümler mevcut. Her bir bölümün kendine özgü işçiliğini ve yapısını gerçekten görmek gerekiyor. Bahçede dolaşırken ise oradan oraya atlayan maymunlara dikkat etmek gerekiyor. Fotoğraf makinesi, cep telefonu veya cüzdan kapma eğiliminde olan bu maymunlar aynı zamanda da çok sevimli. Aman her şeyinizi kendinize yakın tutun. Sonradan maymunu yakalayamayacağınıza göre iş işten geçmiş olur. Benden söylemesi…

Bu kalenin hüzünlü bir hikayesi de var aslında. Anlatmayı biraz geciktirdim ama artık başlıyorum. Şah Cihan karısının ölümünden sonra bir türlü kendine gelememiş ve ülkenin tüm kaynaklarını Taj Mahal’ın yapımında kullanmış. Bunun üzerine büyük oğlu Alemgir tarafından kalenin içindeki oktagonal kuleye hapsedilmiş ve hayatının son yedi senesini burada geçirmiş. Günlerini kuleden görülen Taj Mahal’ı seyredek geçirdiği, hatta ölürken bile elinde tuttuğu ayna vasıtasıyla yatakta Taj Mahal’a bakarak öldüğü söyleniyor.

Buradan Agra çarşısına gidiyoruz. Çarşıda yine domuzlar, satıcılar, hint fakirleri ve öküzler arasında yürüyoruz. Ama buradaki dükkanları beğenmiyor ve otelin yolunu tutuyoruz. Akşam yemeği ise o kadar baharatlı ki yiyemiyoruz. Bunun üzerine sağ olsun rehberimiz tavuk ızgara ve makarna yaptırarak hepimizi aç kalmaktan kurtarıyor ve ertesi gün buluşma saatini 05.00 olarak açıklıyor ve Taj Mahal’in üzerine düşen gün doğumunu kaçırmamak için bu saatte yola çıkmamız gerektiğini söylüyor. Zaten herkes sabırsızlıkla Taj Mahal ziyaretini beklediği için gruptan çatlak bir ses çıkmıyor.

Ertesi sabah hepimiz tam vaktinde otobüste yerimizi alıyoruz: “Taj Mahal bu, bekletmemek lazım ama di mi?” Taj Mahal’ın beyaz mermerleri artık kirlenmeye başladığı için yakınına araçla gidilemiyormuş. Bu yüzden iki kilometre kadar uzakta otobüsten iniyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından da güvenlik sırasına giriyoruz. Erkekleri ve kadınları ayrı ayrı aradıkları için oluşturulan iki sıradan erkekler için olanı hızla ilerliyor ve işleri çabucak bitiyor fakat biz kadınlar en az yarım saat daha sırada beklemek zorunda kalıyoruz. İçeriye çiklet, çakmak, kesici alet gibi bilumum şeyler alınmıyor. Malum kadınların çantası da dipsiz kuyu gibi olduğundan, bizim kuyruk oldukça yavaş ilerliyor. Neyse sonunda işlem bitiyor ve koca bir bahçeye giriyoruz. Artık Taj Mahal’ı görmek için son bir kapıdan geçmek lazım ki rehberimizi hepimizi durdurup Taj Mahal hakkında bilgi vermeye başlıyor. Gittiğim gezilerde verilen bütün bilgileri dinleyip arkasından özenle deftere yazan ben, itiraf ediyorum ki bu sefer rehberi falan dinlemek istemiyorum. Son sürat içeri girmek istiyorum. Ama grup adabı gereği tabi ki yapamıyorum. Neyse sonunda bilgileri alıyoruz ve içerdeki serbest zamanın tadını çıkarmak üzere kapıdan geçiyoruz.

Sonunda karşımızda bütün heybetiyle Taj Mahal duruyor. Dünyanın “yeni yedi harikası” listesine girmeyi başarmış bu yapıt bence hakkını veriyor. Uzaktan bakınca nefesiniz kesiliyor. Bu arada güneş de yavaştan doğmaya başladığı için beyaz mermerler hafiften altın sarısı bir renk almış durumda. Geleneksel Taj Mahal’le fotoğraf çektirme yerinde biz de üzerimize düşeni yapıyoruz. Poz poz fotoğraflar çekiyoruz. Taj Mahal’den önümüze kadar uzanan havuzda Taj Mahal’in suya yansımasını da çekiyoruz. Bu iki Taj Mahal görüntüsü nefesinizi kesecek gibi oluyor. Yavaş yavaş bahçe boyu bu güzelliğe doğru yürürken kafamda rehberin anlattıklarını tekrarlamaya başlıyorum.

Bu ünlü Moğol anıtı, İmparator Şah Cihan’ın karısı Mümtaz Mahal’in (sarayın kıymetlisi) anısına yaptırdığı bir anıt-mezardır. Mümtaz Mahal, 17 yıl evli kaldığı imparatora on dördüncü çocuğunu doğururken 1629 yılında ölmüş ve Şah Cihan’ı dayanılmaz acılar içine sürüklemiş. İmparator bu acı kayıptan sonra iki yıl süreyle yas tutmuş ve çok sade bir hayat sürmeye başlamış. Eşine olan sevgisinin büyüklüğünü bütün dünyaya kanıtlamak için de bu anıt mezarı yaptırmaya karar vermiş. Taj Mahal’in yapımına 1632 yılında başlanmış ve 21 yıl sonra 1653’de tamamlanmış. İnşasında toplam 20 bin işçi çalışmış, 2.5 ton ağırlığında olduğu tahmin edilen mermer bloklar 300 kilometre uzaklıktan taşınırken sayısı bine yaklaşan filler kullanılmış. Şah Cihan, burayı bitirdikten sonra kendi mezarı olarak ikinci bir anıt daha yaptırmayı düşünüyormuş. İkinci Taj Mahal şimdikinin tersine tamamen siyah mermerle işlenecekmiş. Ancak şah bu rüyasını gerçekleştiremeden oğlu Alemgir tarafından tahttan indirilmiş ve hayatının geri kalan kısmını Agra kalesinde nehrin öbür yakasında Taj Mahal’i seyrederek geçirmiş. Ölünce de karısının yanında Taj Mahal’e defnedilmiş.

Taj Mahal yüksek bir mermer platform üzerine oturtulmuş, dört köşesinde birer minare bulunan kubbeli bir yapı. Bu minarelerin her biri 41 metre yüksekliğinde ve ana yapının bulunduğu platform üzerine simetrik olarak yerleştirilmemiş. Bu önlem her hangi bir depremde minarelerin yıkılması halinde ana kubbenin etkilenmemesi içinmiş. Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in mezarları alt katta korunmaktaymış ama bizim gezdiğimiz katta yan yana duran sembolik mezarlar görülebiliyor. Bir de buraya girilen kapının üstüne Yasin suresinin tamamı yazılmış. Taj Mahal’in tamamı çok ince kesilmiş mermerlerle işlenmiş. Mermerlerin içi oyularak yerleştirilen çeşitli değerli taşlarla yapılan çiçekler, dallar ve süsler çok ilginç ışık oyunları yapmaktaymış (bu kakma işleme sanatının adı “Pietra Dura”ymış). Bu yüzden Taj Mahal gündoğumunda pembe, günbatımında ise kırmızı bir görünüme bürünürmüş. Ayrıca dolunayda da bembeyaz bir görüntüsü olurmuş. Yani gökyüzünün rengini yansıtırmış. Valla bana göre bu ışık oyunu olmasa bile süper bir yapı zaten.

Bahçede yürümemizi bitirip içeri girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıp galoşlarımızı giyiyoruz. İçerisi oldukça sade olan yapının, bana göre esas ihtişamı kesinlikle dışarıdan bakılınca anlaşılıyor. İçerde hoşuma giden şeyse kafes şeklinde işlenmiş mermer pencerelerden dışarıya bakmak ve önünde Müge’yle beraber poz poz fotoğraf çektirmek oluyor. Tekrar bahçeye çıkıp ayakkabılarımı giydikten sonra Taj Mahal’in çevresinde dolanıyorum. Çevresinde bir cami, bir konuk evi ve bir de seyir yeri var. Onların da aceleyle fotoğraflarını çekiyorum ve doğru bahçeye Taj Mahal’i seyredebileceğim bir yere çıkıyorum. Banklardan, havuzun kenarından, sağdan soldan bir sürü fotoğraf çekiyorum. Bu arada Emel abla beni yakalıyor “Anette biraz da benim fotoğraflarımı çek” diyor. Biraz da onun fotoğraflarını çekiyorum fakat nasıl oluyorsa oluyor fotoğraflardan birinde Taj Mahal eğik çıkıyor. Ben “sanat yaptım falan” diye mırıldansam da Emel ablayla gülüşüyoruz. Anlaşılan Taj Mahal’ı bir dakika bile gözden kaçırmamak için ne yaptığım belli değil. Sonra bu eğik fotoğraf tarzı benim gerçekten hoşuma gidiyor ve oradan çıkmadan önce Taj Mahal’ı sağdan soldan eğik çekmeye başlıyorum. Ve gitme zamanı gelince, ayaklarım geri geri giderek, bu görüntüyü içime çekerek ve havuzun suyundaki yansımasına hayran hayran bakarak kapıdan çıkıyorum.

Taj Mahal bir aşkın mı yoksa on dört çocuk doğurtarak eşinin ölümüne sebep olmanın bir pişmanlığın anıtı mı bilinmez ama muazzam bir yapı olduğu kesin. “Bundan sonra beni artık ne keser” diye düşünüyorum ve Delhi’ye gitmek üzere otobüse biniyorum.

Sağlıcakla,

8 Nisan 2012

Pembe Şehir Jaipur… (Hindistan Gezisi Bölüm 2)

İlk olarak uçağımız Delhi’ye iniyor ama orada kalmıyoruz. Yaklaşık 250 kilometre uzaklıktaki Jaipur’a gitmek üzere otobüse biniyoruz. Hindistan gezisinde izleyeceğimiz Jaipur -  Agra - Delhi güzergahına altın üçgen deniliyor ve çok popüler. Saat yaklaşık sabahın 02:00’si olduğundan ben otobüse biner binmez uyuyorum. Sabah 06:00’da ilk gözümü açtığımda alev alev yanan bir otobüsün yanından geçtiğimizi görüyorum. Uyku sersemi durumu tam algılayamasam da içimde tatsız bir duygu dolaşıyor. “Umarım herkes kurtulmuştur” diye mırıldanıyorum. Sonra artık gözlerim açık yolculuğa devam ediyorum. Hiçbir sahneyi, hiçbir kareyi kaçırmak istemiyorum. Otobüs sağdan soldan kıl payı geçen araçlarla beraber yoluna devam ederken bitmek bilmeyen korna sesleriyle de tanışmış oluyorum. Bu arada tur arkadaşlarımdan gece boyu yaptığımız yolculuğun ne kadar tehlikeli olduğunu ve hiç uyuyamadıklarını dinliyorum. Ben mışıl mışıl uyuduğum için kendimden çok memnun kalıyorum ve “Allah’a emanet iyi gelmişiz” diye şükrediyorum. “Siz siz olun mecbur kalmadıkça Hindistan’da gece yolculuğu yapmayın” diye de buraya not düşüyorum…

Neyse deve çeken arabaların, rikşaların (üç tekerli bisiklet), rengarenk sari giymiş kadınların ve öküzlerin yollarda görünmeye başlamasıyla pembe şehir ‘’Jaipura’’ girdiğimizi anlıyoruz. 1876’da Maharaj Ram Singh (büyük kral) Galler prensini karşılamak için şehrin giriş yolundaki her binayı pembeye boyadığından buraya pembe şehir deniyormuş. Ve şehrin içine girdikçe biz de yavaş yavaş pembe binaları görmeye başlıyoruz.

[slideshow]

İlk durağımız ‘’The City Palace’’ (Şehir Sarayı) oluyor. Şehrin içindeki bu saray da pek tabii ki pembe ve şimdiki mihrace bu sarayın bir bölümünde yaşamaktaymış. 1970 doğumlu mihracenin haremine girmek için ise genç kızlar yarışıyorlarmış. Tabi ki her sarayda olduğu gibi halk salonu, soylular salonu, avlu gibi birçok bölümden oluşan büyük bir yer burası. Ben giriş kapısının önündeki mermer filleri, avludaki kapıları ve müzedeki okları çok beğeniyorum. Ayrıca eski mihrace İngiltere’yi ziyaret etmeye gittiği zaman “ben Ganj’dan başka hiçbir suyu içmem ve başka suyla yıkanmam” diyerek yanında Ganj’ın sularını taşıdığı büyük kaplar da sarayın bahçesinde sergileniyor. Onlar da çok ilginç geliyor…

Ayrıca sarayın kapısında duran heybetli görünüşlü, uzun boylu, pala bıyıklı korumaların adının da Rajput olduğunu ve ksatriya kastına mensup olan bu savaşçıların en çok bulunduğumuz bölgede yaşadıklarını öğreniyoruz. Sonra adettendir diyerek sırayla fotoğraf çektiriyoruz. Fakat adamlar o kadar heybetli ki, yanlarında ufacık gözükmekten de kurtulamıyoruz. Turun devamında da otellerin girişinde, saraylarda, kalelerde güvenlik olarak sık sık karşımıza çıkmaya devam ediyorlar…

İkinci durağımız ise ‘’Cantar Mantar’’ gözlemevi oluyor. Bu isim o kadar hoşuma gidiyor ki bütün gezi boyunca en kolay öğrendiğim isimlerden biri oluyor. Mihrace Jai Singh 1728’lerde bu gözlemevini yaptırmış. İçeri girdiğinizde modern bir açık hava sergisine girdiğiniz izlenimini veren büyük, garip objeler sizi karşılıyor. Sonra rehberimiz ( Sn. Vahdi Özen) her bir objenin karşısına geçip ne işe yaradığını tek tek anlatmaya başlıyor. Güneşin gölgesinin uzunluğuna bakarak saati öğrenebiliyorsunuz, o anki gökyüzündeki yıldızların konumunu görebiliyorsunuz, burçlara göre ayrı ayrı yapılan gözlemevlerini gezebiliyorsunuz, güneş ve ay tutulmalarının zamanını öğrenebiliyorsunuz, aletlerin doğru çalışıp çalışmadığının kontrol edilmesi için yapılmış kalibrasyon aletini şaşkınlıkla seyrediyorsunuz… Yani o tarihlerde bu konularda bu kadar bilgili olmalarına şaşırıp oradan çıkıyorsunuz.

Arkasından ‘’Hava Mahal’’e yani Rüzgar Sarayına gidiyoruz. Rüzgar sarayı da tabi ki pembe ve mimarisi müthiş etkileyici bir yapı. Çocukken oynadığımız legodan yapılmış evlere benziyor. Dışarıdan bakıldığında beş katlı gibi gözüküyor ama sadece iki katlı bir yapı. Mihracenin hareminin dışarıdaki resmi geçitleri ve ana caddeyi seyrettiği bir yapı bu. Ve her tarafı pencerelerle (950 pencere olduğu söyleniyor) kaplanmış olduğu için buraya rüzgar sarayı deniyormuş.

Tabi onca yolculuktan sonra herkeste yavaş yavaş yorgunluk alametleri başladığı için turun çoğunluğu gezmeye ertesi gün devam etmek istediğini söylemeye başlıyor. Fakat biz 7-8 kişi buradayken ne kadar çok yeri gezersek yanımıza kar kalır havasında olduğumuzdan rüzgar sarayının orda otobüsten inip gezmeye karar veriyoruz. Rehberimiz de yazık “bizi bin kere hava kararmadan önce otelde olun” diye bizi uyarmaya başlıyor.

Neyse biz yedi kafadar Jaipur sokaklarında yürümeye başlıyoruz. Bir yandan “aaa otobüsten göründüğü kadar da pis değilmiş” diye birbirimizi avutuyoruz, bir yandan da sokakta çöpleri yiyen domuzların yanından geçiyoruz. Ben hala öküzlerin yolda dolaşmasının şaşkınlığını üzerimden atamamışken o domuzlar olayın tuzu biberi oluyor doğrusu. Ama otobüsten inmişiz, gezicez demişiz ya, bi yandan ürküyorum bir yandan da diğerlerine belli etmeden “aa ne güzel ne güzel” deyip deyip yürümeyi sürdürüyorum. Sokak berberlerinin, maymunların, yerdeki bokların, rikşaların yanından sessizce yürümeye devam ediyorum. Duvara dönük çiş yapanların yanından geçerken ilk başlarda kafamı çeviriyorum ama sonra o kadar çok görmeye başlıyorum ki onlara da alışıyorum ve kafamı falan çevirmemeye başlıyorum.

Bu arada dükkanları girip çıkmaya başlıyoruz. Kumaşçılar, takıcılar, kıyafet satanlar, halıcılar arasında kaybolmuş durumdayız. “Hadi” diyoruz artık alışveriş zamanı ve kumaşçılara girmeye başlıyoruz. Dükkanlar ufacık, biz içeri giriyoruz zaten yedi kişiyiz dükkan bitiyor . Bir de kumaşlar, bir de satıcılar… Dükkanda nefes alacak yer yok. Ama olsun azimliyiz. Kucak kucağa dükkanın köşesindeki koltuğa oturuveriyoruz. Satıcılar dükkandaki her kumaşı tek tek açmaya başlıyor. Biz de seyrediyoruz. Sonra başlıyor sıkı bir pazarlık. O kadar kişi alacağız diyoruz fiyatlar nerdeyse beşte bire kadar düşüveriyor. Yan yana dizili bütün dükkanlara girip çıkıyoruz. Bize bir ilgi bir ilgi olmaz böyle şey. Her dükkan sahibi bizi kapmak için birbiriyle yarış halinde.

Bu arada rehberimiz bizi o kadar merak ediyor ki otelden atlıyor bir rikşaya bizi bulmaya çalışıyor. Baktı bulamıyor nerde olduğumuzu öğrenmek için telefonla arıyor. Bizim cevap şu: “Burda pembe bir kapı var oradaki dükkanlardayız”. Meğerse eski Jaipur dediğimiz bölge surlarla çevriliymiş ve dışarıya açılan yedi tane pembe kapı varmış. Yani pembe kapının oradayız demek rehberimizin bizi bulabilmesi için yeterli bir bilgi olmuyormuş. Neyse sonuçta rehber bizi bulamıyor ama biz acayip şamata yapıp hiç istifimizi bozmadan alışverişimizi bitiriyoruz.

Dönme zamanı gelince de dört kişilik tuk-tuka yedi kişi doluşup otele dönüyoruz. Zaten yoldaki diğer araçlar da insan istifi görüntüsünde olduğundan etrafa uyum sağlamış oluyoruz. Ne demişler Hindistan’da Hintli gibi yaşamak lazım…

Akşam yemeği vakti gelince yemek salonunda bütün tur buluşuyoruz. Açık büfe yemekler çok güzel gözüküyor. Hint yemekleri bir yanda makarna, tavuk ızgara, salata gibi bizim bildiğimiz yemekler diğer yanda. Hint yemekleri o kadar baharatlı gözüküyor ki denemeye cesaret edemiyorum. Yemeğin kapağını bile açtığınızda keskin bir baharat kokusu sizi sarıyor. Bir de; baharatlı yemeklerin midenizi bozmasa bile, bağırsaklarda yanma yapabileceği konusunda bizi uyarıyorlar. Bunun üzerine ben tabi hepten uzak duruyorum bu bol baharatlı yemeklerden. Sadece etlerin üzerine azıcık kendim baharat koyuyorum. Gerçekten lezzetli olduğunu anlıyorum ama neme lazım diyip yine de çok sade yemeyi tercih ediyorum. Bir de samoso isimli sebzeli böreği, naan isimli ekmeği deniyorum. Onlar da hoşuma gidiyor. Neyse yemekten sonra hemen yatıyoruz çünkü sabah meşhur Amber kalesini gezmek üzere erkenden buluşulacak…

Sabah herkes vaktinde otobüse doluşmuş durumda hareket ediyoruz. Bütün tur kafa dengi ama ben özellikle iki Müge, Emel abla ve Semra ablayla çaçayı kurmuş durumdayım. Amber kalesinin yüksek kayaların üzerine oturtulmuş bir yapısı var. Yapımına 1592’lerde başlanmış, daha sonra yavaş yavaş da genişletilmiş. Amber kalesine fillerle çıkıp, jeeplerle geri dönüyorsunuz. Yani oraya varmak da dönmek de çok eğlenceli…

Filler aşağıdan yukarıya insanları iki iki taşıdıkları için turda eşleşmeler başlıyor. Biz Müge A. ile zaten kuvvetli bir çaça kurduğumuzdan hemen eşleşiveriyoruz. Filler birbiri sıra yukarı doğru çıkıyor. Duvarın üstünden resmimizi çekenler, çekecek satanlar, kolye satanlar da kalenin duvarlarından bize sesleniyorlar. Biz Müge’yle böyle güle oynaya yukarı çıkarken ağzımızın içine nerden geldiği belli olmayan bir su fışkırıveriyor. Artık öndeki fil mi üstümüze işedi, bizim fil hortumuyla yerden su mu püskürttü bilemiyoruz ama biz başlıyoruz etrafa tükürmeye. Yanımızda Pürel falan var ama ne yapıcaz ki dilimizi mi pürelliyeceğiz. “Yok canım çiş değildir, sudur” deyip birbirimizi teskin ediyoruz. Yani yerdeki suyun ağzımıza girmesi çişe göre bize süper gözüküyor. Neyse sonuçta ikimize de bir şey olmuyor ama o etraf tükürmelerimiz de unutulacak gibi değildi…

Neyse tıngır mıngır saraya giriyoruz. Tabi bunda da klasik halk salonu, soylu salonu, zafer salonu, şu salonu, bu salonu var ama ben en çok aynalı salonu beğeniyorum. Muazzam bir işçilik ve çok etkileyici bir görüntü sizi sarıp sarmalıyor. Binlerce dışbükey aynayla kaplanmış duvarlar çok frapan olmakla beraber yine de çok hoşunuza gidiyor. Arkasından kalenin en tepesine kadar çıkıyoruz ve hem Jaipur’ı hem de suyun içinde kalmış yazlık sarayı keyifle seyredeceğimiz bir yere ulaşıyoruz. Süpürgeli sari kıyafetli Hintli kadınlarla boy boy fotoğraf çektiriyoruz. Bir de çevrede atlayıp zıplayan maymunlara şaşkınlıkla bakıyoruz...

Arkasından jeeple bir üstte yapılmış diğer kaleye (Moti Doon) geçiyoruz. Burada dünyanın yapılmış en büyük topunu görüyoruz. Ayrıca rehberimizden kenti kuran Jay Sing’in hikayesini dinlemeye devam ediyoruz. Jay Singh İmparator, Evrengzip’in himayesine girerken kendisine ne istediğini sorulduğunda “sizin himayenizde olmak benim için yeterli lütuftur” gibisinden bir yanıt vermiş. Aslında çok sert olarak tanınan imparator bu akıllı yanıtı alınca Jay Sing’e “bir tam bir de çeyrek” akla sahip anlamında “Bir Tam Bir Çeyrek” adını takmış. O günden beri de şehrin bayrağı bir tam ve altında bir çeyrek bayrak şeklinde olmuş diyen rehberimiz surlardan gözüken ikili bayrağa dikkatimizi çekiyor.

Arkasından aşağıdaki yazlık saraya yani Jal Mahal sarayına geçiyoruz. Şu anda suyun ortasına gömülmüş duran bu sarayı Mihrace yaz aylarında kullanıyormuş. Gerçekten çok estetik gözüken bu sarayı uzaktan fotoğrafladıktan sonra bir tekstil mağazasına gidiyoruz ve renkli kumaşlar içinde kendimizi kaybediyoruz.

Arkasından yorgun argın otele varıyoruz. Ertesi gün Taç Mahal’ı görmek için Agra’ya doğru yola çıkacağımızdan eşyalarımı toplamaya başlıyorum…

Sağlıcakla,

Not: Bir önceki yazıda Hindistan hakkında genel bilgi vermiştim ama aklıma anlatmadığım birkaç şey geldiği için onları da buraya eklemek istiyorum.

1)      Hindistan deyince herhalde hepimizin aklına ilk önce  Raj Kapoor ve 1950’li yıllarda iki gözü iki çeşme izlenen Avara Mu filmi gelir. Bir de tabi filmi sevdiren ve film kadar ünlü olan Avara Mu (aslı awara huun imiş) şarkısı. Bugün Ballywood filmleri dediğimiz büyük sektörün doğuşu da her halde bu filmlerde başlamıştır…

2)      Hintliler kendilerini Bharat olarak adlandırıyor. Biz ise yemeklerin içine karıştırdığımız envai çeşit tatlara baharat diyoruz.

3)      Hindistan’da her 1000 erkeğe 933 kadın düşüyor. Sebebi ne mi? Bazı tutucu aileler bebeğin cinsiyetinin kız olduğunu öğrenince doğumu engelliyorlar. “Bunda kız çocuklarını evlendirirken ödemek zorunda oldukları bir nevi çeyiz parası olan drahoma’nın da etkisi var herhalde” diye düşünüyorum.

4)      Sokaklarda, rikşalarda, saraylarda Hindistan’ın üç simgesiyle karşılaşmak mümkün. Birinci simge satkona (6 köşeli yıldız)’ı her yerde görmek mümkün. Bu yıldız hinduizmin önemli işaretlerinden biriymiş. Eril ve dişil enerjinin karşılaşmasını temsil ediyormuş. İkinci simge satkuna yani Hitler’in kulandığı gamalı haçı. Aslında gamalı haç mutluluk ve şans anlamına geliyormuş Üçüncü simge ise Om. Tanrıyı, evrenin varoluşunu, yaradılışı, insanın varlığını, yani her şeyi ifade eden bir kavram.

1 Nisan 2012

İnanılmaz Hindistan… Bölüm 1

Hindistan’a gitme fikri ilk olarak aklıma yedi - sekiz sene önce düştü. Fakat bu “ahh çok kirli” söylemi yüzünden bir türlü gitmeye cesaret edemediğim bir yerdi. Ne olduysa oldu bu sene şubat ayında sanki Hindistan beni çağırmaya başladı. Bir yandan korkuyorum bir yandan da “bu ses de beni gitmeye ikna edemezse hiçbir şey ikna edemez” diye söyleniyorum kendi kendime. Tabi bu ülkeye sırt çantamı alıp tek başıma gitme cesaretim yok. O nedenle turlara bakıyorum. Sonunda bana uyan bir tarihteki tura yazılıveriyorum. Üstelik tura Hindistan’ın yanında Nepal de dahil. Yani yeme de yanında yat durumu ortaya çıkıyor…

Tur zamanı yaklaştıkça korkum sebebiyle yanıma aldıklarım şöyle özetlenebilir: Ayakkabı üzerine giyilecek galoşlar, elleri korumak için eldivenler, kokuya karşı maskeler, hastalık durumuna karşı antibiyotikler, ishal ilaçları, vitaminler, aç kalmaya karşı envai çeşit bisküviler ve kuru meyveler… Yani anlayacağınız bavulun yarısı bunlarla doluyor. Diğer yarısını da kıyafetlerle dolduruyorum ama oranın halkı yoksul olduğu için götürdüğüm kıyafetlerin büyük bir bölümünü de orada kafama göre dağıtma niyetindeyim…

Neyse çağrıldığım için bana orada bir şey olmayacağı güvencimle seyahat günü geliyor. Kolay bir yolculuktan sonra Delhi’ye iniyoruz. Öncelikle Delhi’de bizi kesif bir şekilde rahatsız edecek bir koku bekliyorum fakat yok. Emin olmak için hızlı hızlı nefes alıyorum ama gerçekten bir sorun yok. “Ohh iyi başladık” deyip cesaretleniyorum…

Bu yazıyı yazarken direk gezdiğim yerleri mi anlatsam yoksa önce Hindistan hakkında genel bilgi mi versem diye çok düşündüm. Nihayet; gezinin sonunda Hindistan’dan nasıl bir intibayla ayrıldığımı ve oranın yaşam şartlarını, insanlarını ve Tanrılarını anlatmadan geziye geçmenin doğru olmayacağına karar verdim. O yüzden şimdilik Delhi’yi bir tarafa bırakıp “İnanılmaz Hindistan’ı” anlatmaya geçiyorum…

Hindistan kalabalık ama gerçekten çok kalabalık bir ülke. Nüfusu 1.2 milyar ve 2050’lerde Çin’i geçmesi bekleniyor. Bu nüfusun % 80’i hindu, %13’ü müslüman, %2’isi sih ve diğerleri şeklinde devam ediyor. Ama bilinmesi gerekli en önemli şey burada hiçbir din azınlık olarak kabul edilmiyor. Her dinin bayramı hep beraber kutlanıyor. Ulusal dil Hintçe olmasına karşın 18 tane resmi dil var. Eski bir İngiliz sömürgesi olmasının etkisiyle her yerde İngilizce de konuşuluyor. O yüzden Hintlilerle anlaşma konusunda bir sıkıntı çekmiyorsunuz.

Para birimi nedir derseniz? Rupi… Tabi tl’den direkt rupiye geçemiyorsunuz. Ya dolar ya euro üzerinden geçmek gerekiyor. Ben yanımda dolar götürdüğümden bütün hesaplarımı dolar cinsinden yaptım. 1 $= 50 Rupi gibi bir denklem var. Ama orası gerçekten bizim için ucuz bir ülke. Parayı harcıyor harcıyorsunuz ve bitmiyor…

Bir de gitmeden önce Gandi filmini seyretmenizi tavsiye ederim. Hoş ben döndükten sonra seyrettim ama olsun. Bence bir fırsat bulup mutlaka seyredin. İngilizlere karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi ve Gandi’nin fikirlerini ve ruhunu görmek hakikaten etkileyici oluyor…

Gelelim Hindu inancına; 330 milyon Tanrının olduğu söyleniyor ama bunlara tek bir tanrının 330 milyon özelliği olarak da bakılabilir. Tanrının en önemli üç görünümü ise Vişnu, Brahma ve Şiva. Vişnu evrenin koruyucusu, Brahma Vişnu’nun göbeğindeki bir nilüferden annesiz doğmuş ve dünyanın yaratıcısı, Şiva ise yok edici Tanrı. Ama her yok oluştan sonra yeniden doğuş olduğunu düşünürsek yok oluş ve yeniden doğuş çarkını işleten bir Tanrı olarak da görebiliriz kendisini. Ayrıca çok sevilen maymun tanrıları Hanuman ve fil başlı (Şiva ve karısı Parvati’nin ilk doğan oğlu) Ganeşa’yı her yerde görmek mümkün.

Benim en çok Ganeşa’ya içim ısındığından size onun hakkında daha çok bilgi vermek istiyorum. Ganeşa başlangıçların efendisi, engellerin kaldırıcısı ve iyi şansın Tanrısı. O yüzden bir işe başlamadan önce Ganeşa’dan yardım istenir. Ganeşa’nın büyük fil kafası aklı ve iradeyi, elindeki balta arzuların yarattığı acıyı ve ıstırapları yok etmeyi, diğer elinde tuttuğu kamçı insanın Tanrı'ya bağlanmasını, karnının büyüklüğü insan hayatındaki tüm acıları sevgiyle yutup sindirebileceğini, üzerine bindiği fare cehaleti ve egoyu temsil eder (Ganeşa'nın ufacık bir fare üzerinde gitmesi aklın ve bilginin ışığının, ego ve cehalet karşısında üstün geleceğini ifade eder). Büyük kulakları; bütün insanların dualarını duyabileceğini, öne doğru bakan üçüncü eli kutsamayı ve koruyuculuğu ifade eder. Yani anlayacağınız ben bu Ganeşa’dan çok etkilendim ve heykelini, magnetini, tişörtünü yani hangi formda hediyelik objesi yapılmışsa hepsini bir bir toparlayıp aldım. Hepimizin iyi başlangıçları olmasını dileyerek de yazıma dahil ettim…

Gelelim sosyal yapılarını anlatan kast sistemlerine. Dört ana kasta sahipler: Rahipler ve bilginlerden oluşan Brahmanlar, prens ve askerlerden oluşan Ksatrijalar, esnaf ve çiftçilerden oluşan Vaisyalar ve işçilerle kölelerden oluşan Sudralar. Bir de kast sistemine bile dahil edilmeyen ve en altta yer alan Parya’lar var(Bir de insanın ten rengi ne kadar açıksa o kadar üstte yer aldığına inanıyorlar).

Kast sistemi için önemli değil deseler de gerçekte hala çok önemli ve özellikle evliliklerde aranan birinci şart. Pazar günü evlilik ilanlarının çıktığı gazeteyi alıp şöyle bir göz gezdirmeniz bile bunu anlamanız için yeterli. Şu kasta mensup gençler şurada buluşsun şeklinde birçok ilan var. Ayrıca astrolojiye de inançları büyük olduğundan; burçları ya da doğum saatleri uymayan kişilerle asla evlenmiyorlar. Evlenecekleri güne de yine gökyüzüne bakarak karar veriyorlar.

Kastlarla ilgili ilginç bir başka nokta da alt kasttan kimse isyan etmiyor, üst kasta çıkmanın yollarını aramıyor.  Geçmiş yaşamlarında çok kötü bir şey yaptıkları için bu halde olduklarına ve bir nevi cezalarını çektiklerine inanıyorlar. Ve bir sonraki yaşamda karmalarının düzelmeye başlayacağını umup daha iyi yaşam koşullarında doğacaklarına inanıyorlar. Üst kastlarda doğanlar ise geçmiş yaşamlarında iyi şeyler yapıp o mevkide olmaya hak kazandıklarına inanıp, durumlarını korumak için tapınaklara bağışlar yapıyorlar, aç insanları, hayvanları doyuruyorlar.

Bu yoksulluğun sefaletin içinde inanılmaz bir kabullenmişlik, sakinlik ve hareketlerde yavaşlık görüyorsunuz. Hatta pek sabırsız bir insan olmamama rağmen form doldurmalarında, bir yerden bir şey aldığınızda paket sarmalarında, para üstü verişlerinde,  konuşmalarında bana yansıyan yavaşlıklarına bazen dayanamaz oluyordum…

Gelelim ‘kutsal inek’ mevzusuna… İnekler gerçekten kutsal mı? Evet kutsal. Ama diğer hayvanlar da kutsal. Yani canlıların hayatına saygı duyan bir inanışları var. Genelde hayvan pek yemiyorlar. Yollarda inekler, develer, filler, köpekler, (ben görmedim ama) fareler, domuzlar, maymunlar, insanlar hep beraber yaşıyorlar. Yolda önce ineklerin arkasından da domuzların fotoğraflarını çekip durdum. Bu inekler sabah evden çıkıp, çevreyi gezip akşam evine dönüyormuş. Ben bir türlü mağazanın içine giren, merdiven çıkan, yol ortasında duran inekleri görmeye alışamadım. En çok da yol kenarında çöpleri yiyen domuzları görünce küçük çaplı bir şok yaşadım. Sanırım hepsine hazırlıklıydım da sokakta dolaşan domuzlara nedense hazırlıklı değilmişim.

O sokakların keşmekeşi nasıl anlatılır ise hiç bilemiyorum. Yoğunlukla yolda bulunan Tata marka arabalar, rikşalar (üç tekerlekli insanların sürdüğü bisikletler),tuk-tuk’lar ( insanların sürdüğü motorlu küçük taşıtlar), deve arabaları, sarı minibüsler, inekler, sürekli ve hiç bitmek bilmeyen korna sesleri, domuzlar, insanlar, hayır cevabından anlamayan satıcılar, yolda yaşayan insanlar, geleneksel hint kıyafeti giymiş inanılmaz güzellikte gözlere sahip kadınlar, sefalet, baharat satıcıları, çişini aleni yapanlar, kaldırım üstünde saç tıraşı olanlar, gene korna sesleri içinde bir şaşkınlıkla yürüyorsunuz önce sokaklarda. Sonra gözünüz alışıyor da zihniniz gene de alışamıyor. Orada sıçan adamla, bir metre ötede duran adam birbirlerine bakıyorlar. Ve biri eliyle yemek yiyor, diğeri çömelmiş duruyor. Bir de bu kadar pisliğin içinde sokaklarda nerdeyse üç metrede bir rastladığımız seyyar berberleri hiç anlayamadım. Yani adam sokakta yemeğini yiyip, tuvaletini yapıp, sonra da saçını mı kestiriyor. Ayna karşısında, koltuğa oturup habire saç kestirmeyi çözemedim. Bir de gürültüye alışmam vakit aldı. Arabaların arkasında ‘’horn me’’ yani bana korna çal diyor. Ve hepsi birbirine çarpmaktan son anda kurtuluyormuş gibi bir görüntüde bazen akıp gidiyor, bazen de saatlerce kitlenip kalıyorlar.

Aslında yazdıklarımda olumsuz bir hava var gibi geldi ve rahatsız oldum. Çünkü tüm bu dünyanın içinde yaşarken, o yollarda yürürken bir şekilde olayın parçası oluyorsunuz. Her şey şimdi yazdığımdan daha az rahatsız ediyor sizi. Olayın bir parçası olup, böyleyse böyledir sakinliği de sizi gelip buluyor. Etraf sizi büyülemeye başlıyor. Ve hatta böyle bir tecrübe yaşamış olmaktan dolayı da memnun oluyorsunuz ve bunu yapacak cesareti bulduğunuz içinde kendinizi tebrik ediyorsunuz.

Sohbet ettiğim arkadaşlarımdan biri bana şöyle dedi “aslında bizim zihinlerimizi sınırlı”. Bütün hayvanların, insanların ve her türlü durumun bir arada yaşanamayacağına inanan bizim zihnimiz, onlarda yani onların zihninde böyle bir sınır olmadığı için yaşıyorlar. Ve yaşanabileceğini de gösteriyorlar. Aslında kısmen hak veriyorum arkadaşıma. Sınır benim zihnimde, onların zihinlerinde değil…

“Açıkta sakın bir şey yemeyin” diye binlerce kez uyarılmış olsak da acıkıp “ya acaba yiyecek bir yer var mı” diye etrafa bakındığınızda verdiğiniz karar şu oluyor. Yani ben buradan bir şey yesem bir saate ya çıkarım ya çıkmam. O yüzden yanımızda getirdiğimiz bisküviler çok işe yarıyor. Dışardan tek yiyebileceğiniz şey muz. O da küçük ve gerçekten çok lezzetli. Herhalde hayatımda yemediğim kadar çok muzu bu gezide yemişimdir.

Geleneksel hint kıyafeti yani sariler içindeki kadınlarla ben ne kadar çok fotoğraf çektirmek istiyorsam onlar da aynı şekilde benimle fotoğraf çektirmek istiyorlardı. Hatta benle fotoğraf çektiren kadının arkadaşı taa nerelerden koşup da kareye girmek için neler yaptı. Bi ara kendimi film artisti zannedecek kıvama bile gelmiştim anlayacağınız. Yani anlıyoruz ki farklı olan her zaman ilgi çekiyor…

Bir de buranın iki büyük destanından bahsetmeden geçmek olmaz tabi ki. Bunlardan biri ‘’Maharabata” diğeri de ‘’Ramayana” destanları. Bu destanlardan da ‘’Ramayana’’ destanına içim kaynıyor. Hatta destanın tiyatroya yansıtıldığı şirin bir gösteriye de gidiyoruz. Ben destanı çok ama çok minimal bir şekilde özetlemek istiyorum: Kral kızını (Sita'yı) Tanrı Şiva’nın yayını çekebilecek savaşçıyla evlendirmeye söz verir. Kralın kızına talip olan Rama, bu şartı yerine getirir. Ancak kralın ikinci karısı, kralın verdiği sözü bozarak Rama'yı, Sita'yı ve Rama'nın kardeşi Lakşman'ı sürgüne gönderir. Rama ile Sita'nın aşkı birçok zorluklarla mücadelenin ve 14 yıllık sürgünün ardından evlilikle sonuçlanır. Bu büyük hikâye karanlıkla aydınlığın mücadelesinde aydınlığın zaferi olarak anlatılır.

Sokak satıcılarına çok dikkat etmeniz gerekiyor, en ufak bir göz teması, en ufak bir cevap işittikleri anda mümkün değil yanınızdan ayrılmıyorlar. Hatta cevap vermeseniz bile bazen zannediyorsunuz ki adam ensenizde ve ondan kurtulamayacaksınız. Artık öyle beraber yaşayıp gidiceksiniz. O yüzden aman dikkat diyorum, “no” cevabını bile vermeyin sadece dümdüz yürüyüp gidin. Bizim arkadaşlardan biri yakasına yapışan bir satıcıyı ne yaptı etti kovamadı, ne ‘’no’’lar ne ‘’I dont want’’lar işe yaradı. Sonra başladı Türkçe konuşmaya. “Hayır istemiyorum git buradan” diye bi tersledi, adam arkasına dönüp bakmadan gitti. Sanırım insanın kendi ana dilinde kendini yansıtma tınısı daha farklı oluyor. Tezgahlarda da böyle durumlara defalarca şahit oldum. Adamla İngilizce anlaşmaya çalışıyorsunuz olmuyor ama sonunda öfkelenip Türkçe’ye geçtiğinizde olayın çözüldüğünü görüyorsunuz. Bu da mesela bana ilginç gelen anılarımdan biridir.

Son olarak da o yoksulluk içinde kadınlara, çocuklara bir şekilde yardım etmek istiyorsunuz. Tabi bunu çocukların tek tek olduğu, yani size sürü halinde atılmayacakları bir yerde yaparsanız çok daha iyi olur. O zaman para yerine yiyecek, ya da en önemlisi sabun gibi temizlik malzemesi verdiğinizde inanılmaz makbule geçiyor.

Ehh artık bu genel izlenim yazısını bitiriyorum. Bundan sonraki bölümler şehirlerde neler yaşadığımızla ilgili olacak. Ama bir ipucu vereyim beni en çok etkileyen şehir Varanasi oldu. Hayatta bir kere yaşanabilecek türde tecrübeleri yaşayacağınız bir yer. Acele etmeyin anlatıcam. Biliyorsunuz burada herşey yavaş yavaş oluyor: ) Bekleyeceksiniz…

Bir de turumuzun rehberi Sn.Vahdi Özen’e de buradan teşekkür etmek isterim. Kendisi şimdiye kadar gördüğüm en iyi rehber. Bilgisi, tecrübesi, olaylara hakimiyeti, sorunları halletme becerisiyle bizlere çok rahat ve harika bir tur yaşattı. Hepinize böyle bir rehberin rastlamasını dilerim…

Sağlıcakla,

7 Mart 2012

Sevilla’da Flamenko…

Cordoba’dan kısa bir yolculuktan sonra Endülüs’ün gözbebeği Sevilla’ya ulaşıyorum. Buralarda Sevilla için şöyle meşhur bir deyiş var ‘’İspanya’nın başkenti Madrid’dir ama Sevilla dünyanın başkentidir’’. Sevdiğim şeyleri sona bırakma huyum olduğundan bu deyişten etkilenerek Endülüs gezimin son durağı yapıyorum Sevilla’yı… Yani anlayacağınız beklentim çok yüksek…

İlk önce dünyanın en büyük gotik katedrallerinden biri olan Sevilla katedralini gezmeye karar veriyorum.  1100’lu yıllarda cami olarak kullanılan bu yapı savaşlar neticesinde yıkılmış ve 1400‘lerde katedral olarak tekrar yapılmış. Katedralin yapımı tam yüz yıl sürmüş ve bu yüz yıllık uğraş neticesinde ortaya büyüleyici bir yapı çıkmış. Katedralin içi mozaik ve heykellerle süslenmiş. Ayrıca burada Kristof Kolomb’un mezarını görmek de mümkün. Amerika’yı keşfetme yolculuğuna buradan çıkan Kolomb daha sonraları kraliçe İsabelle ile fikir ayrılığına düşünce “öldüğüm zaman beni İspanya topraklarına gömmeyin” der. Onun bu isteğine saygı gösterircesine tabutu dört heykelin üstünde taşınmaktadır. Katedralin içini gezmeyi bitirince çatısına çıkmaya karar veriyorum. Ve Sevilla’nın o iki katlı daracık evlerinin olduğu manzara beni selamlıyor. Arkasından aşağı inip bu muazzam yapıya bir de uzaktan bakıyorum. Katedralin çan kulesi hemen dikkatimi çekiyor. Eski caminin minaresi olan bu çan kule artık şehrin sembolü olmuş.

Katedralden çıkınca köşede bekleyen at arabaları gözüme çarpıyor. Uzun zamandır bir Avrupa şehrini at arabasıyla gezme fikri aklımda olduğundan hemen arabaların yanına gidiyorum. Bir saatlik gezinin fiyatının 40€ olduğunu duyunca kararsızlığa düşsem de aman bir daha elime ne zaman böyle bir fırsat geçer diyip biniveriyorum…

Şehrin bütün turistik noktalarını tek tek geziyoruz ama ben daha çok peşimizden gitarıyla şarkı söyleyip koşan adamlara odaklanıyorum. Her köşe başında biri bırakıp biri devralıyor arkamızdan koşma işini. İspanyolcam olmadığından şarkıların sözlerini anlamıyorum ama tavırları, sesleri ve bakışlarından şimdiye kadar duyduğum en güzel aşk şarkılarını söylediklerine emin oluyorum. Birkaçına bahşiş verip arabanın arka koltuğuna iyice yaslanıyorum. Bu bir saatin her dakikasının keyfini çıkarıyorum. Gezinin son durağı olan Alcazar Sarayı’nın önünde iniyorum.

Ve Alcazar Saray. O ne muhteşem bir saray… Ya o bahçesi… Dillere destan.  Hani anlatılmaz yaşanır derler ya kesin burası için söylenmiş olmalı. Saraydaki oymaların, işlemelerin, avluların, tavanların eşsizliği nasıl anlatılır bilemedim. Ya içinde tavus kuşlarının dolandığı, bin bir çeşit çiçek ve ağacın olduğu o bahçesi nasıl anlatılır. En iyisi ben anlatmayayım siz gidin kendi gözlerinizle görün. Bu güzelliği kaçırmayın. Haaa labirent şeklinde tasarlanmış bahçede dolaşırken kaybolmamaya da dikkat edin…

Alcazar’dan sersemlemiş bir halde çıkarak bu sefer Plaza de Espana’ya yani İspanyol Meydanına doğru yelken açıyorum. Burası 200 metre çapında yarım çember şeklinde dizayn edilmiş bir meydan. Duvarlarında ispanya şehirlerini anlatan gravürler var. Etraf sokak satıcılarıyla dolu. Ben bütün hediyelik eşya işimi Sevilla’ya bıraktığım için merakla tezgahların arasında dolanıyorum. Yelpazelerin, kastanyetlerin, şalların hepsi rengarenk ve baştan çıkarıcı gözüküyor. Ama şehirdeki küçük dükkanları da görmek istediğimden henüz alışveriş çılgınlığıma başlamıyorum.

Burada yapılacak o kadar çok şey var ki “önce nereye gitsem” diye şöyle bir duralıyorum. Ve kazanan ‘Quadalquiuir ‘ yani akan büyük su anlamındaki nehir oluyor. Nehir 856 km uzunluğunda ve şehrin tam ortasından geçiyor. Nehir boyu biraz yürüyorum ve şehrin en meşhur köprüsü olan Triana köprüsüne (iki kıyıyı bağlamak için dokuz tane köprü yapmışlar) varıp şehrin karşı kıyısına geçiyorum. Triana köprüsünün üstünde demirlere kilitlenmiş bir sürü anahtarlık görmek mümkün. Bu yörede evlenen kişiler ya da sevgililer aşkları sonsuz olsun diye kilitlerin üstüne isimlerini yazıp bu köprünün demirlerine kilitlermiş. Aşkları sonunda ne oldu bilemem ama niyetleri çok hoşuma gidiyor. Bu köprünün hemen yanından çok hareketli olan Betis caddesine çıkılıyor. Ama şehirde yapacak daha çok işim olduğundan burada ki cafelerde oturmadan Maria Luisa parkına gidiyorum.

Maria Luisa parkını gezmek için bisiklet kiralayabilirsiniz, o kadar büyük yani. İçinde inanılmaz büyük ağaçlar ve İspanya için önemli kişilerin heykelleri var. Yani hem doğayla baş başa olup, hem de kültürünüzü arttırabiliyorsunuz. Ben ağaçlara bayıldığım için her gördüğüm büyük ağaçla fotoğraf çektiriyorum. Böylelikle parkı gezme süremi de iki katına çıkarmış oluyorum.

Sevilla’yı surların içindeki daracık yollar, iki katlı küçük evler, yerel dükkan ve cafelerden oluşan eski  Sevilla ve surların dışında geniş yollar, büyük evler, modern dükkanlardan oluşan yeni Sevilla olarak ayırmak gerekiyor.

Tabi ki hedefim önce eski Sevilla oluyor. O daracık yollar öyle böyle dar değil, yani nerdeyse zor geçiyorsunuz yoldan. Yani karşılıklı evlerde oturan sevgililer birbiriyle rahatça öpüşebilirler yani o kadar yakınlar birbirlerine. Böyle nostaljik şeyleri çok sevdiğimden bu dar yollarda, yöresel dükkanlarda çok uzun süre vakit geçiriyorum. Özellikle yelpazelere bayılıyorum. Ve çeşit çeşit almaya başlıyorum onlardan.

Arkasından yeni Sevilla’ yı da görmek lazım diyerek geniş caddelere atıyorum kendimi.  Burada da yelpaze dükkanlarına girip çıkıyorum. Yelpazelerin el işi olanı, tahta olanı, boyalı olanı, çiçek desenli olanı derken bayağı bu işte ustalaşıyorum. El işi yelpazelerin fiyatı 200 €‘lara kadar çıkarken, plastik yelpazeleri 3 €‘ya bile alabiliyorsunuz. Yani arada büyük bir uçurum var. Ben dayanamayıp çiçek şeklinde yapılmış 10-15 € civarında olanlardan alıyorum. Yani bunları İstanbul’da ne yapacağım meçhul ama görünce insan dayanamıyor işte…

Ve tabi Cervantes’in ünlü romanı Don Kişot ve George Bizet’in ünlü operası Carmen Sevilla’da geçtiğinden şehrin her yerinde bu isimde dükkan ve cafeler görmeniz mümkün. Hele Don Jose’nin Carmen’e aşkını anlatan aryalar oturduğunuz cafelerde mutlaka çalınır.

Bu yoğun günü akşam Flamenko gösterisiyle bitirmeye karar veriyorum. Flamenko gösterileri akşam yedi ve dokuz olmak üzere genelde iki ayrı seansta yapılıyor. Ben 21:00 seansına yemekli olarak yer ayırtıyorum. Otelde üstümü değiştirip gösteriye anca yetişiyorum. İki saat boyunca flamenko ezgileri arasında yapılan birbirinden güzel dansları seyrediyorum. Gösteride giyilen kıyafetlere ise ayrıca bayılıyorum. Gösterinin son on dakikasını ise videoya çekmeden duramıyorum.  Bu gösteriden sonra Sevilla’ya niye flamenkonun başkenti dediklerini de daha iyi anlıyorum. Gerçekten muazzam bir gösteri seyrettikten sonra yorgunluktan ayaklarım sızlayarak otele varıyorum. Sevilla’da geçirdiğim toplam üç gün su gibi akıp gidiyor. Hatta tadı damağımda kalıyor…

Bir sonraki yazım Madrid’den…

Sağlıcakla,

[slideshow]

1 Mart 2012

Cordoba’da Çiçek Festivali…

Endülüs gezimin ikinci durağı Cordoba. Bu geziyi eylül ayında gerçekleştirdiğim için ne yazık ki mayıs ayında yapılan iki önemli festivali kaçırmış durumdayım. Bunlardan birincisi binicilik festivali, ikincisi ise en güzel çiçekli avlu yarışması…

Binicilik festivalinde bütün çevre şehir ve kasabalardan gelenlerle bir yarış yapılıyor. Bu yarış öylesine ciddiye alınıyormuş ki yarışı kaybeden biniciler kolay kolay bir daha köylerine dönemiyorlarmış. Yani yarışı kaybetmek büyük bir utanç kaynağı oluyormuş. O yüzden de son dönemlerde yabancı binicilerle yarışmayı tercih ediyorlarmış…

Fakat benim kaçırdığıma esas yandığım çiçek yarışması tabi ki… Ana amacı baharı karşılamak olan bu yarışmada ortaya çıkan nefis manzaraları sadece internet sayfalarında görebildim. O nefis çiçek kokularını da sadece hayal edebildim. Mart ayından itibaren evlerin avluları bu yarışma için hazırlanmaya başlıyormuş. Özellikle duvarlara (sık ve tek renk) asılan saksılardan sarkan çiçekler bu yörenin bir simgesi halini almış. Jüri de sık sık evleri teftiş edip festivalin ilk günü birinciyi ilan ediyormuş.

Neyse kaçırdıklarıma yanmayı bırakıp elimdekilere odaklanmayı tercih ettiğimden Cordoba’nın girişindeki tarihi Roma köprüsü önünde fotoğraf çektiriyorum. Arkasından da dünyanın üçüncü büyük camisi olan La Mezguita’ya gidiyorum…

Cami öyle böyle değil, muazzam bir yapı. İçinde 856 sütun var. Sütunların arasında kayboluyorsunuz. İçerisi o kadar büyük ki ucu bucağı yokmuş gibi görünüyor. At nalı şeklindeki kemerleri ayrı güzel, mihrabı ayrı güzel. Bütün sütunlara dokunmak istercesine bir ileri bir geri yürüyüp duruyorum caminin içinde. Hiç dışarı çıkasım gelmiyor. Sonunda sakinleşip portakal kokulu avluya çıkıyorum.

Arkasından en popüler cadde olan Callage de las Flors’a yürüyorum. Caddedeki evler, balkonlar, teraslar, duvarlar çiçeklerle bezenmiş durumda. Festivali kaçırmış bile olsam, bu manzara da beni idare eder diye düşünüyorum. Bu iç açıcı caddenin arkasından Yahudi mahallesine doğru yürümeyi sürdürüyorum. Yöreye özgü daracık sevimli sokaklar arasında gezinirken döneminin ünlü filozofu İbni Meymun heykelinin önüne çıkıyorum. Efsaneye göre heykelin ayağını okşarsanız sağlıklı kalacağınıza inanılıyor. Tabi ben de “başım kel mi” deyip heykelin ayağını okşayıveriyorum.

Arkasından da çok acıktığım için daha önce gözüme kestirdiğim bir kafeye doğru yürüyüp yemek siparişlerimi vermeye başlıyorum. Önden yöreye özgü soğuk içilen bir çorba olan  ‘gazpacho’yı arkasından da ’ajo blanco’ söylüyorum. İsimlerinin böyle süslü olduğuna bakmayın birisi domates çorbasını andırıyor, diğeri de patates, biber, soğan ve sarımsaktan yapılan bir yemek. Tatlı olarak da ’mazapan’ acıbadem kurabiyesi yedikten sonra biraz şişmiş olarak otelin yolunu tutuyorum…

Sağlıcakla,

[slideshow]

22 Şubat 2012

Granada’da El Hamra Sarayı



Artık zor da olsa Barselona’dan ayrılmam gerekiyor. Bu geziye çıkmamın esas sebebi olan Endülüs (İspanya’da yaklaşık 800 yıl süren Arap medeniyetine verilen isim) bölgesini gezmeye başlamalıyım diyerek Granada’ya uçuyorum. Granada içinden nehir geçen 300.000 nüfuslu sevimli bir kasaba.

Nereden gezmeye başlayayım derken iki katlı beyaz evlerin yan yana dizildiği görüntü çok hoşuma gidiyor ve oraya doğru yürüyorum. Albacian isimli bu tepe kasabanın ilk yerleşim alanıymış. Anlamı da ‘’atmaca’’ demekmiş. Uzaktan göründüğünden bile daha hoş olan daracık sokaklarda yürürken buranın Araplar’a ait olduğunu öğreniyorum.  Avlulardan gelen çiçeklerin kokuları arasında keyifle yürüyorum. Ve dönerci dükkanlarını görünce çok şaşırıyorum. Hemen bir tabureye ilişip çeyrek ekmeğe döner söylüyorum. Tadı damağımda kalıyor.

Arkasından çingenelerin yoğun yaşadığı Sacromente bölgesine geçiyorum. Burası flamenkonun merkezi olduğu için dans gösterisi yapılan bir yer aramaya başlıyorum. Zaten etraf bu tip gösterilerin yapıldığı “cueva”larla yani mağaralarla dolu olduğu için hiç zorlanmıyorum. Rastgele birine giriveriyorum. Mağaranın dekoruna bayılıyorum. İçerisi çok kalabalık ama şansıma yer buluyorum. Garsonlardan birisi hemen yanıma gelip çalmam için elime bir tef tutuşturuyor. Bir de ne içersiniz diye soruyor. Etrafımdakilere bakıyorum ve genelde “sangria” içildiğini görünce bir tane de ben söylüyorum. İçkim gelene kadar flamenko gösterisi de başlıyor. Gitarın o hüzünlü nağmeleri arasında, kadınlar figürlerini sergilemeye başlıyorlar. Kıyafetleri ve dansları öyle güzel ki. Gösterinin hiçbir anını kaçırmamak için gözlerimi bile kırpmak istemiyorum. Arkasından içli sesleriyle şarkı söyleyen kadınlar sahneye çıkıyor. İçimi bir ağlama isteği dolduruyor. İçimde yarattıkları yoğun duygu fırtınaları gösteri sonuna kadar bitmiyor ve oradan biraz sersemlemiş halde çıkıp otelime dönüyorum.

Sabah erkenden kalkıyorum çünkü bugün dört gözle beklediğim El Hamra sarayını gezicem. Ziyaretçi sayısı çok fazla olan bu sarayı gezmek istiyorsanız mutlaka önceden internetten randevu (http://www.servicaixa.com)almanızı öneririm. Yoksa kapıda kalmanız içten bile değil. Randevu saatime yetişmek için koşa koşa saraya yöneliyorum. Buranın ihtişamını gitmeden önce çok duymuştum ama içimden hep şöyle diyordum “ben çocukluğumdan beri defalarca Topkapı’yı, Dolmabahçe’yi gezmiş biriyim. Tamam, bu saray da güzeldir ama ne kadar etkilenebilirim ki”…

Fakat ne kadar yanıldığımı daha sarayın bahçesine girer girmez anlıyorum. Sanki 1001 gece masallarından çıkmış bir saray var karşımda… Yazlık ve kışlık bölümleri, aslanlı avlusu, havuzlu bahçesi ve diğer bölümleriyle muazzam bir yapı var. Ancak nefesimi en çok kesen kısım sarayın işlemeleri oluyor. Kapılar, duvarlar, tavanlar nasıl öyle ince ince işlenmiş, nasıl bir el emeği göz nuru var etrafta. O dönemim mimarları, işçileri bütün ruhlarını, gönüllerini, becerilerini o ince işlemelere akıtmış. İşlemelerin bazı yerlerine ise ‘’Allah’tan başka sahip yoktur’’ yazısını nakşetmişler. Sesim soluğum kesilerek geziyorum bütün sarayı.

Çıkışta kendime gelmek için biraz avlusunda oturuyorum. Rengarenk çiçeklerin nefis kokusunu içime çekiyorum. Arkasından hediyelik eşya dükkanına giriyorum. Kasaba coğrafi olarak nar şekline benzetildiği için etrafta bir sürü nar objesi var. Onlardan bir tanesini alıyorum. Bir de buralarda şans, bereket, para getirsin diye anahtarlığın ucuna at nalı ve kilit takıyorlarmış. Bir tane de öyle bir anahtarlık alıp, kasabanın merkezine yöneliyorum…

Sağlıcakla,

[slideshow]

1 Şubat 2012

İstanbul’u Yaşıyorum 1

Perdeyi araladım bir de ne göreyim kar çok güzel lapa lapa yağıyor. Hatta yağmur kıvamında yağıyor. Yağmur gibi yağıyor. Dışarı çıkıyorum soğuğu sevmiyorum ama İstanbul’un karlı görüntüsünü kaçırmak istemiyorum . Hava soğuk ama sıkı sıkıya giyinip çıkıyorum dışarıya. Ayağıma da botlarımı giyiyorum. Bir taraftan çıkmasa mıydım kaymam inşallah diyorum bir yandan da çıkmaktan kendimi alamıyorum. Orataköy’e gidip bankta oturup karların denizle buluşup eriyişini seyrediyorum. Ara sokaklarda tertemiz izsiz karlara basmaya kıyamadan usul usul kenarlardan geçiyorum sonra yaramazlığım tutuyor ortadaki yığının üzerine koşup zıplamaya başlıyorum.

Arkasından kafede    sahlep  içip pencereden yağan karı seyrediyorum. Sonra Bebeğe gidiyorum arkasından Rumeli hisarına. İstanbul’da senin yerin neresi diye sorsan Rumeli Hisarı derim.  1000 yıl bu boağaza baksam hani nerde öbür 1000 yıl derim.  İstanbul’dan uzaktayken buranın hasretini çekerim.

Rumeli Hisarı’ndan tablo gibi gözüken karşı kıyıya bakıyorum. Bankta tost yiyip çayımı içerken burnum üşüyor. Niye burun eldiveni  yapmazlar ki diye hayıflanırken karşı tepelerin kar beyazına vuruluyorum. Ön planda arabalar yavaş yavaş geçerlerken, karşı kaldırımda dolanan  köpekler   sığınıcak bir yer arıyorlar...

Ben çayımı yudumlerken o deli kar tipisi  bastırıyor tekrar. Çayımı yudumlarken bir çay daha söylüyorum.  Bu da içimin ısınması için diyerek. Bir yandan neden çıktım diye hayıflanırken burada olmasam neleri kaçıracaktım diyor ikiye bölünmüş ruhum. Sonra zahmetli bir eve dönüşün ardından yarın çıkmayacağım derim ama sabah yine dışarısı beni çağırır. Bembeyaz karların üzerinde, usulce onları incitmekten korkarcasına yürürüm. İsterim ki kanatlarım olsun onların canı acımasın. Paltoma saçıma elime kavuşur kar taneleri zaten yılda şunun şurasında kaç günkü bu kavuşma der inadına dışarda öyle dikilip dururum.

En sonunda  soğuğa dayanamaz   eve koşar sonuna kadar açılmış tüllerin ardından yağan kara hayranlıkla bakarım. Karlar  üstüme gelir gibi yağarlar ama aramızda cam olduğundan üzerime yağabilecekleri son noktaya kadar yağar camın dibinde toplaşırlar. Onlar dışarda ben içerde birbirimizi seyrederiz   mahzun bakışlarla…

Fiquers’te Dali Müzesi…

Ertesi gün Barselona’ya çok yakın olan Gerona ve Fiquers’ı gezmek istiyorum. Trenle önce bir saat 45 dakika mesafedeki orta çağdan kalma bir kent olan Gerona’ya gitmeye karar veriyorum. Rahat bir tren yolculuğunun ardından şehrin dar sokaklarında yürümeye başlıyorum. Burada bazı binalar zemin kattan yukarı doğru genişliyor ve bunlara ‘hamile ev’ deniyor. Daracık sokaklarda bir aşağı bir yukarı turlarken büyüleyici kapısıyla katedral karşıma çıkıveriyor. Katedralin içini bir çırpıda gezip kapının yanında değişik pozlar veriyorum Arkasından Fransa’ya Eiffel kulesini yapan Gustave Eiffel’in yaptığı çelik köprüyü görmeye gidiyorum. Bu bölgede zamanında yaşamış Yahudilerin evlerinin önünden geçip Fiquers’e gitmek üzere tren istasyonuna yöneliyorum.

Fiquers’e gitme amacım dünyada en çok ziyaretçi alan müzelerden birisi olan Dali Müzesini ziyaret etmek. Dali’nin büyük bir hayranı olarak eserlerini ve doğup büyüdüğü yerleri göreceğim için çok heyecanlıyım…

45 dakikalık yolculuğum sırasında Dali hakkındaki bilgilerimi gözden geçiriyorum. Çocukken aşçı olmayı kendisine hedef seçen Dali, hayatı boyunca mutfakta uzun saatler geçirmiş. Cenneti yemek yeme olarak tanımlayan büyük sanatçı bu durumu ‘’Ne yediğimi biliyorum, ne yaptığımı bilmiyorum’’ sözüyle ifade etmiş.  Hayranlık duyduğu ekmek ve hayatın kaynağı olduğunu düşündüğü yumurta, pek çok eserinde yer bulmuş. Ünlü ‘’eriyen saatlerini’’ erimekte olan Camamber peynirinden esinlenerek yapmış. Hayatının aşkı olan Gale’yle tanışmasının ardından, Gale kocasından boşanmış ve kendinden yaşça küçük olan Dali’yle bir ömür boyu yaşmış. Hem akıl hocası hem de hayat arkadaşı olan Gale’yi onore etmek için Dali her tablosunun altına ikisinin de adını yazmış.

Bilgilerimi tazelemem bitmeden gara varıyorum. Trenden koşarcasına inip müzenin yolunu tutuyorum. Daha uzaktan müzenin tavanını kaplayan yumurtaları seçmeye başlıyorum. İçerde daha nelerle karşılaşacağımı düşünüp adımlarımı hızlandırıyor ve müzeye varıyorum. Müzeden girişinde arabanın içine yağmur yağan bir kompozisyon beni karşılıyor. Bu arabanın şöyle bir hikayesi varmış: Zamanında Dali Amerika’ya gitmiş ve çok yağmur yağıyormuş fakat parası olmadığı için taksiye binememiş. O günlerin anısına böyle bir çalışma yapmış. Arabanın dışındaki kutuya 1€ attığınızda arabanın içine yağmur yağmaya başlıyor.

Dali’nin çılgın eserleri arasında dolaşırken şaşkınlıktan şaşkınlığa geçiyorum. Size hoşuma giden eserlerinden birini daha anlatayım: Bölmelerden birinde siyah bir zemin üzerinde bir oturma odası var. Bir tarafta dudak şeklinde kırmızı bir sehpa ,bir burun şeklinde sehpa ve içinde göz resmi olan iki ayrı tablo var. Odanın dışında da bir merdiven var. Merdivene çıkıp odaya baktığınızda bir çerçeve, çerçeveyi çevrileyen sarı bir saç, içinde de kırmızı dudaklı bir kadın suratının oluştuğunu görüyorsunuz. Gözünüz de ne kadar canlandı bilemiyorum ama sözün özü bu müzeyi mutlaka gezmenizi tavsiye ederim.

Dali müzesi gezimin ardından Fiquers’in sokaklarında gezinmeye başlıyorum. Sokaklar Dali’ye ait hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu. Resimlerindeki simgelerin basıldığı tişörtler, buzdolabı süsleri, silgiler, kalemler, heykeller, bardaklar, posterler arasında kendimi kaybediyorum. En sonunda üstünde Dali bıyığı olan bardak takımıyla ince bacaklı mavi bir fili almaya karar veriyorum.

Artık açlıktan midem kazandığından yemeğe nereye gideceğime karar vermeye çalışıyorum. Dar sokakların birinde küçük bir lokantaya oturuyorum. Burada yörenin klasiği olan patatesli omlet ısmarlıyorum. Omleti geldiği gibi silip süpürüyorum. Arkasından tren garına doğru elimde poşetlerimle yürüyorum. Rahat bir yolculuğun ardından Barselona’ya varıyorum. Çok yorgun olduğumdan metro yerine taksiye binerek otelimin yolunu tutuyorum. Ve ertesi gün keşfedeceğim yerleri düşünerek uykuya dalıyorum.

Sağlıcakla,

[slideshow]

19 Ocak 2012

Barselona’da Paella Keyfi…

[slideshow]

Avrupa’da en sevdiğim şehirlerden biridir Barselona. Benim için yaşayan, nefes alan bir yerdir. Sokaklarında gezinirken, alışveriş yaparken, ya da bir kafede otururken hep bunu hissederim. “Aaa! Bu şehir canlı” derim… Belki bunda Gaudi’nin o renkli mozaikleri ve estetik balkonları ile şehre damgasını vuran mimarisinin de etkisi vardır. Barselona’ya en az bir hafta ayırmanızı tavsiye ederim. Evet artık şehirde benim gözümden gezinmeye başlayabiliriz…

Katalunya meydanından La Rambla’ya doğru yürüyüşe başladığınızda “font de canaleto” adlı küçük bir fıskiye var. Bir inanışa göre eğer bu fıskiyeye para atarsanız Barcelona’ya tekrar gelirsiniz. Ben daha önce buraya para atmıştım ve seneler sonra yine burdayım. Yani sistem işliyor gibi gözüküyor. Hemen cüzdanımdan bozuk para çıkarıp tekrar fıskiyeye attım bakalım ne olacak?

Arkasından şehrin ana damarı olan La Rambla’ya giriş yaptım. La Rambla kumlu dere yatağı demekmiş.14.yüzyıla kadar gerçekten de bu cadde bir dereymiş. Fakat yapılaşma arttıkça tabi ki dere falan kalmamış ve zaman içindeki şimdiki cıvıltılı hale dönüşmüş. La Rambla sağlı soğlu kafelerin, çiçekçilerin, hediyelik eşya dükkanlarının, sokak satıcılarının olduğu ve taa denize kadar uzanan iki kilometrelik bir cadde. Buraya hem gündüz hem gece gelmelisiniz. Özellikle caddenin ortalarından arka sokaklara doğru kıvrıldığınızda “Mercat dela Boquer” pazarı var ki görmeden dönmeyin derim. Tezgahlara dizilmiş çeşit çeşit meyveler, deniz ürünleri tam bir görsel şölen. Çiçekçiler, minik restoranlar, ayak üstü bir şeyler yiyebileceğiniz büfe görünümlü yerler tezgahların arasına serpiştirilmiş durumda. Değişik meyvelerde hazırlanmış paketlerden alıp bir yandan yürüyüp bir yandan da yemelisiniz. Burayı görmeye doyunca tekrar ana cadde olan La Rambla’ya çıkıyorum. Her daim kalabalık olan caddeyi sonuna kadar yani Kristof Kolomb heykeline kadar bir çırpıda yürüyorum.  Kristof Kolomb’un heykeli 60 metre yüksekliğinde, kocaman bir görüntüsü var. Kristof Kolomb heykelini Amerika’yı keşfetme macerasından döndüğü ilk varış noktasına dikmiş olmaları çok anlamlı geliyor.

Heykelden sola doğru kıvrılınca marina, akvaryum ve üç boyutlu sinemaların olduğu başka bir dünyaya adım atıyorum. Buradaki lokantalar daha şık ve pahalı. Dünyanın neresinde olursanız olun işin için deniz manzarası girince fiyatlar da paralel olarak artıyor. Akvaryumu daha önce gezdiğim için bu sefer girmek istemiyorum ama gezmeyenlere tavsiyem mutlaka gitmeleri yönünde. Marinadaki tekneleri seyrederken teknede yaşam nasıl olur diye merak etmekten kendimi alamıyorum. Mutlaka denemeliyim diye aklımın bir köşesine not ediyorum…

Limanın diğer yanına doğru yürüdüğünüz zaman ise La Barcelona plajını bulursunuz. Ama öyle küçük bir plaj falan sanmayın. Bayağı büyük ve uzun bir plaj. Mevsim uygun olduğu zaman çalışan insanlar öğlen tatillerinde denize girip, duşunu alıp, yemeğini yiyip işlerine öyle dönüyorlar. Tabi buralarda öğlen tatili bizdeki gibi bir saat değil. Dükkanlar 12.00 de kapanıyor ve saat 16.00’ya kadar açılmıyorlar. Siesta zamanı dedikleri bu uzun arada da herkes gönlüne göre takılıyor. Şehrin içinde uzanan bu kumluk plaj beni çok etkiliyor. Ayakkabılarımı çıkarıp uzun uzun yürüyorum. Sol tarafımda deniz, sağ tarafımda kafeler ve şehrin trafiği akıp gidiyor. Yapacak daha çok işim olduğunu hatırlayıp ayakkabılarımı giyip yola koyuluyorum.

Ve artık sırada meşhur “Sagrada Familia” kilisesi var. Bu kiliseyi ilk defa Alan Parson’s Project’in aynı ismi taşıyan parçasını dinlediğim zaman tanımıştım. O nağmeler, iniş çıkışlar taptaze hala aklımdadır. Parçaya adını veren yeri internetten araştırıp ‘bitmeyen kilise’ olarak adlandırıldığını ilk defa o zaman öğrenmiş ve ben mutlaka oraya gitmeliyim diye düşünmüştüm. Kilisenin yapımına 1883 yılında başlanmış ve Gaudi ölene kadar (1926) bu kiliseyi bitirmeye çalışmıştır. O zamanlar onca yılda kiliseyi bitirememesine bir anlam veremezken, şimdi ise o kulelerin muhteşemliğini, detaylarını, göğe doğru 100 metre uzamasını gördükçe “hayret nasıl oldu da bu kadarını bile bitirebilmiş” diye düşünür oldum. Halkın bağışlarıyla kulenin yapımı Gaudi’nin 100. ölüm yıldönümü olan 2026’ya yetiştirilmeye çalışılıyor. Ve günümüzün mimarları büyük ısrarlarla yarım kalmış bu muazzam eseri bitirmeye çalışıyorlar. Gaudi tarzında değil, kendi tarzlarında yapıyorlar bunu. Gaudi’nin özelliği doğada gördüğü oluşumları mimarisine yansıtmasıdır. Kilisenin karşısında durup, uzun süre o kuleleri (toplamda 18 tane olması hedefleniyor) seyrediyorum. Daha sonra asansörle kilisenin üstüne çıkıp Barselona’nın o müthiş manzarasını içime çekiyorum. Aşağı indiğimde kilisenin içine de giriyorum ama bence bu eserin güzelliği içi değil dışı. İçerde bir de Gaudi’nin doğadaki çiçeklerden, böceklerden, ağaçlardan nasıl etkilenip onları nasıl mimarisine taşıdığını gösteren küçük bir müze var. O müzeyi gezmenizi mutlaka tavsiye ederim…

Ve oradan Gaudi’nin bir başka yapıtı olan Casa Milla binasına gidiyorum. Bina dalgalıdır ve düz duvarı yok. Binanın dışındaki ferforje balkon korkulukları ağaç dal ve yaprakları görüntüsünde ve her biri diğerinden farklı. Gaudi’ye neden balkonları birbirinden farklı yaptın diye soranlara siz doğada hiçbir ağacı yaprağı aynı görüyor musunuz, hepsi birbirinden farklıdır cevabı hala zihnime kazalı. Doğru diyor çünkü… Her ağaç ve her dal  birbirinden bu kadar farklıyken niye onun eserlerinde her şeyin aynı olmasını bekleyelim ki?  Binanın diğer özelliği de çatısı. Çatısında toplam 12 adet Gaudi tarzı baca var ve oradan şehrin manzarası çok güzel.

Gaudi’nin Unesco tarafından dünya mirası listesine alınmış Park Guella’yasına da gitmek lazım. Burası şehrin biraz dışında, yani gitmesi biraz zahmetli ama gittiğiniz zaman buna dediğini anlayacaksınız. Kocaman bir bahçede yürüdükten sonra geniş bir alana geliyorsunuz. Alanın çevresi seramik mozaikten yapılmış banklarla süslenmiş. Her bankın kendine özgü bir rengi ve süslenişi var. “Aaa! Banklar ne güzel” deyip onlara koştuğunuz zaman ise aşağıda Hansel ve Gretel çizgi filminden çıkmış küçük şeker evleri görüyorsunuz. Ayy bu evde mutlaka yaşamalıyım diye düşünüyorsunuz. Evleri her açıdan çekmeye çalışırken banklar çok sonra aklınıza geliyor. Zamanında Gaudi bu evlerden birinde yaşamış ve çalışmaları buradan yönetmiş olduğu söyleniyor. Evlerin yukarıdan görüntüsüne doyup da aşağı onların yanına inip, çıkışa doğru yönelirken bir aaaaa nidası daha dudaklarınızdan dökülüyor. Meşhur Gaudi bukalemunu sizi karşılıyor. Rengarenk mozaiklerden yapılmış şeker mi şeker bir şey. Bukalemun herhalde 1.5 metre falan büyüklüğünde var. Üzerine çıkıp ya da yanında durup resim çektirebiliyorsunuz. Ama bu iş kolay sanmayın. İnanılmaz bir kuyruk var önünde. Sıramı bekleyip fotoğraf çektiriyorum ama etraf o kadar kalabalık ki bir türlü istediğim baş başa fotoğrafı elde edemiyorum. Neyse kısmet değilmiş diyip bu büyüleyici parkın çıkışına doğru yürümeye başlıyorum.

Burdan sonra sıra Mont Juic tepesine gitmekte. Tepe yaklaşık 200 metre yüksekliğinde ve müthiş bir manzarası var. Ayrıca tepede Mont Juic kalesi ve Pablo Espanyol köyü var. Ama tepede esas beni heyecanlandıran aşağıya teleferikle inecek olmam. Tepeye varıp manzarayı uzun uzun seyrediyorum. Diğer yerleri daha önceden gördüğüm için gitmiyorum zira benim aklım fikrim teleferik macerasında. Teleferikle sahile inmek yaklaşık 10 dakika sürüyor ve yerden 70 metre yükseklikte oluyorsunuz. Teleferik kabininde benden başka 10-15 kişi daha var. Yavaş yavaş yol almaya başlıyoruz. Oldum olası yükseği seven biriyim ama tedirgin olmadım desem yalan olur. 10 dakika hem heyecan, hem korku, hem manzaranı güzelliğine bakarak geçiverdi. Ve kendimi sahilde kurtlar gibi acıkmış olarak buldum.

La Rambla’ya geri dönüyorum. Artık gecenin karanlığı da çöktüğü için cadde iyice kalabalıklaştı. Burada zaten akşam yemekleri 22.00 gibi başlıyor. Beni çeken bir kafeye oturuyorum. Biliyorum, çok turistik bir yere oturduğumdan yemeklerin fazla lezzetli olmasını beklememeliyim ama çevrenin heyecanından mahrum kalmak istemiyorum. O yüzden ara sokaklara girme fikri aklıma geldiği gibi çabucak geri gidiyor. Adını safran katılmış pirincin pişirildiği demir tavadan alan klasik İspanyol pilavı olan deniz ürünlü “paellayı” söylüyorum. Yanına da yöreye özgü meyveli şarap kokteyli olan Sangria söyleyip keyfime bakıyorum. Çok mutlu hissediyorum kendimi. Ve yavaş yavaş yorgunluk çöktüğünden hesabı ödeyip, otelimin yolunu tutuyorum.

Sağlıcakla,

27 Aralık 2011

Milano’da Alışveriş…

[slideshow]

Milano’da Alışveriş…

(14-17 Kasım 2011)

Lugona tren garında ilk işim tüm İsviçre franklarımı avroya dönüştürmek oluyor. İsviçre de gerçi avroyla da alışveriş yapabiliyorsunuz ama ben ülkenin yerel parasını kullanmayı tercih etmiştim. Kötü bir kurdan avroya döndükten sonra trene binip iki saatlik yolculuk boyunca Milano’da neler yapacağımı gözden geçirmeye başladım.

Milano’ya vardığımda ilk olarak dünyanın en büyük dördüncü katedrali olan Duamo’ya gitmeye karar verdim. Burası için şehrin ana noktası diyorlar. Katedral koca bir meydanın tam ortasında bütün heybetiyle beni karşılıyor. Sivri kuleleri, sayısız heykelleri, ince işlemeleriyle soluğum kesiliyor. Etraf o kadar kalabalık ki katedrali kalabalığı almadan fotoğraflamaya çalışmam sonuçsuz kalıyor. Uzun uzun incelemeye ve etrafında yürümeye başlıyorum. On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar yapımı süren bu katedrali 3000’den fazla heykel ve 135’ten fazla sivri kuleyle süslemişler. Asansörle çatısına çıkıp (10 avro) mümkün olduğunca bu süslemelere yaklaşmak istiyorum. Şurda bir heykel, burda bir süsleme, işte girintiler, çıkıntılar, eğimler, kuleler derken neşeyle çatıda dolanıyorum. Dışarıya doyduğumda içeri giriş vakti geliyor. İçi de dışı kadar gösterişli katedralin. Mumları görünce dayanamayıp üç tane yakıp dilek diliyorum. İçi de dışı gibi kalabalık. Vitrayları, iç süslemeleri ve heykelleri hayranlıkla seyredip dışarı çıkıyorum.

Hemen yandaki Galeria Vittoria Emanuelle çarşısına yürüyorum. Buranın özelliği dünyanın ilk alışveriş merkezi olarak kabul edilmesiymiş. Çarşının üstü çelik ve camdan yapılmış bir tavanla kaplı. Gökyüzünü görebiliyorsunuz. İçerisi lüks dükkanlar ve kafelerle bezenmiş. Kafelerin birine oturup tiramisu yiyorum. Tadı fena değil ama benim için fazla kremalı. Arada etrafı da seyrediyorum. Kadınlar bakımlı ve çok şık giyiniyorlar. Ve genelde zayıflar. Milano’ya boşuna modanın merkezi demiyorlar diye içimden geçiriyorum. Masadan kalkınca çarşının ortasında bir kalabalık gözüme çarpıyor ve oraya yöneliyorum. Yerde bir boğa heykeli var. Boğanın üstüne ayak topuğunu koyup birkaç tur dönersen şans, bereket ve doğurganlığının artacağına inanılıyormuş. Tabi ben geri durur muyum, hemen hafif çukurlaşmış yere topuğumu koyup bereketimin artmasını diliyorum. Aslında belediye oluşan bu çukuru defalarca kapamış ve boğa heykelinin böyle bir etkisi olmadığını duyurmuş. Ama bakmış ki başa çıkamıyor sonunda işin peşini bırakmış. Böylece biz de keyifle heykelin etrafında döner olmuşuz.

Ve arkasından meşhur opera binası La Scala’ya yöneliyorum. İtiraf ediyorum ki binayı gördüğümde bu muymuş dedim. Dış görünüşü gayet normal bir bina. Öyle ihtişam falan bulamadım. İçeri girmek istedim ama kapalıydı. Dediklerine göre esas ihtişam içerdeymiş. Maalesef göremedim. Bazen içerde Verdi, Bellini, Donizetti gibi ünlü bestecilerin eşyaları sergilenirmiş. Bir de sezon 7 Aralık’ta başlarmış. Ben sadece 2011/2012 sezonunun gösterilerinin ne olacağına dair basılmış afişle fotoğraf çektirmekle yetinip biraz hayal kırıklığıyla Sforzesco kalesine doğru gitmeye başlıyorum. Sforzesco kalesi kare şeklinde, içinde büyükçe bir avlusu var ve dev tuğlalardan yapılmış. Ben en çok yanındaki parkı seviyorum. Koyu yeşil yaprakların içinden açan bembeyaz çiçeklerle manolya ağaçları çok güzel. Milano’da bu ağaçlardan bolca görmek mümkün.

Eee buralara kadar gelip şık bir alışveriş caddesine gitmemek olmaz. Via Mante Nepoleane caddesine yöneliyorum. Sağlı sollu şık butikler göz alıyor. Yanımdan 1.80’lik, incecik kızlar salına salına geçiyorlar. Dükkanlardan çok kızları seyrettiğimi fark ediyorum ve yoluma Barış Takı’na doğru devam ediyorum. Barış Takı taaa uzaktan dikkat çekiyor. Üstündeki heykeller çok güzel. Önünde bir sürü fotoğraf çektirip, yanındaki parkta keyifle yürüyorum. Hava çok güzel olduğundan biraz da çimlerde oturup dinleniyorum. Yanımda getirdiğim kitaplardan birini çıkarıp Barış Takı’nın tarihini okuyorum. Napolyon, Kuzey İtalya’yı fethettikten sonra Paris’teki Arc de Trompei benzeri bir takın buraya da yapılmasını istiyor. Amacı Milano’ya zafer girişini bu noktadan yapmak. Ancak yapımı başlayan bu eser bitmeden, Napolyon Waterloo meydan savaşını kaybederek tahtan iniyor ve hiçbir zaman amacına ulaşamıyor. Bir yandan ağaca yaslanıyorum bir yandan da Tak’ı seyrederken dünyaya barış gelmesini diliyorum.

Sırada bir ay evvelden girmek için internetten rezervasyon yaptırdığım Santa Maria dele Grazia Kilisesi var. Esasında kilisenin tek özelliği Leanardo da Vinci’nin “Son Yemek” adlı tablosuna ev sahipliği yapıyor olması. Yolunuz Milano’ya düşerse mutlaka rezervasyon yaptırın derim yoksa içeri girmeniz mümkün değil. Dışarıdaki kalabalığın içinden sıyrılıp kendimi içeri atıyorum. Tablo kilisenin yemekhanesinde bulunuyor. Defalarca bakım geçirdiği için artık orijinaline ne kadar yakın bilemem ama yine de soluk kesici. Özellikle İsa’nın “sizlerden biri bana ihanet edecek” dediği anda havarilerin yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesi inanılmaz resmedilmiş.

Arkasından Duamo meydanı ile Sforzesco kalesini birbirine bağlayan ve sadece yayalara açık (İstiklal caddesinin bir nevi İtalya versiyonu) en büyük caddelerinden biri olan Dante’ye gidiyorum. Caddenin köşesinde iskemlelerini dışarı atmış bir yer hoşuma gidiyor. Burada yöreye özgü cotoletta alla milanese (yumurta ve ekmeğe bulanarak tavada kızartılan dana eti ) yiyorum. Ayrıca şehrin rengarenk tramvaylarını seyrediyorum. Yemeğim bitince Dante’de dolanmaya başlıyorum. Benim bütçeme daha uygun butiklerin olduğu caddede birazdan kendimi kaybedeceğimi anlıyorum. Eee artık görülecek yerler listemi bitirdiğime göre, Milano’da keyif yapmamın zamanı geldi diye düşünüyorum… Biraz alışveriş, biraz yemek, biraz amaçsız dolanma ve arkasından ver elini İstanbul…

Sağlıcakla,

23 Aralık 2011

Lugano’da Trekking…

[slideshow]

(9-13 Kasım 2011 )

Sabah erkenden Lugano gölüne giden trene biniyorum. Tren fazla kalabalık değil. Koltuğuma yerleşip manzarayı seyretmeye başlıyorum. Gördüğüm manzarayı nasıl tarif ederim bilemiyorum. Her karesini dondurmak istediğim bir yolculuk oluyor. Sırasıra dağlar ve bu dağların üzerinde kah kalkan kah yoğunlaşan bir sis bulutu var. Yağmur çiseliyor ve boydan boya bir gökkuşağı çimenlerden başlayıp dağların tepesine kadar uzanıyor. Aralarda küçük köyler, sivri çatılı evleriyle çok şirin gözüküyor. İnekler, atlar yol boyu size arkadaşlık ediyor. Ve dağlardan dökülen şelaleler, yolu süsleyen irili ufaklı göller, size unutulmaz bir güzellik yaşatıyor. Bu manzara şöleni yaklaşık üç saat sürüyor… Bir noktadan sonra fotoğraf ve video çekmeyi bırakıp gözlerimle manzarayı içmeye dalıyorum…

Lugano’ya varmadan önce yolumuzun üstündeki duraklardan biri Luzern. Luzern İsviçre ulusal kahramanı Wilhelm Tell’in öyküsünün geçtiği yer. Efsaneye göre Wilhelm Tell köye gelen kralın temsilcisini selamlamayı kabul etmez, bunun üzerine oğlunun başında duran bir elmayı okla vurmakla cezalandırılır. Elmayı vurmaya yanında iki okla gelir. Çok iyi bir atıcı olan Wilhelm elmayı oğluna zarar vermeden vurmayı başarır. Fakat temsilci neden yanında bir değil de iki ok olduğunu sorduğunda “eğer elmayı vuramasaydım ikinci okla da sizi vuracaktım” cevabını veren Wilhelm’e sinirlenir ve hapse atılmasını emreder. Olaylar zinciri sonucunda Wilhelm kaçar ve nihayetinde kralı öldürür. Ve ismi günümüze kadar gelir.

Kendi durağım olan Lugano’ya gelince trenden iniyorum. Artık İtalya sınırına yaklaştığımız için etraftaki yazılar İtalyanca’ya dönmüş durumda. Şehir İsviçre’nin kuzeyine göre daha kirli ve daha kuralsız. Burada arabaların artık yaya geçidinde durmayabileceği konusunda beni uyarıyorlar.

Önce Lugano gölüne gidiyorum. Gölün bir kısmı İsviçre’ye bir kısmı ise İtalya’ya ait ve dağlardan inen sayısız akarsuyla besleniyor. Kıyı boyu yürüyüp Parco Civicco’yu yani en önemli parklarını buluyorum. Burası rengarenk çiçeklerle süslü, ayrıca nadir bulunan ağaçlar ve bitkiler var. Banka oturup karşı kıyıyı seyrediyorum. Sırada kiliseye gitmek var. Üzerime yavaş yavaş gezinin yorgunluğu çökmeye başladığından yürümek yerine otobüse binmeyi tercih ediyorum. En yakın durağa yönelip günlük bilet alıyorum(5 frank). İsviçre’de otobüslerde ara ara kontrol oluyor ama biletsiz binip yakalandığınız zaman cezaları çok yüksek. Bir de otobüse bindiğinizde makineye biletinizi okutmanız gerekiyor. Yoksa süreyi başlatmamış olduğunuz için ceza yiyorsunuz. ‘’Meleklerin Meryemi’’ adlı kilisenin önündeki durakta iniyorum. Buranın önemi içerdeki “İsa’nın Çilesi” adı verilen muhteşem freskin Leonarda Da Vinci’nin öğrencisi tarafından yapılmış olması. Freski inceleyip dışarı çıkıyorum ve şehrin ana meydanı Piazza Della Riforma’ya gidiyorum. Burası kafeler, lokantalar ve dükkanlarla sarılmış. Fakat yemek için burayı değil de ara sokaklardaki lokantaları tavsiye ederim. Hem daha hesaplı, hem de daha lezzetli. Birbirine paralel küçük taşlı sokaklarda yürümeye başlıyorum. Manavların, şarküterilerin, çikolatacıların arasında keyifle yürüyorum. Bir sürü şık butiğin yanından geçiyorum. Ve artık esas hedefim olan Monte Bre dağına doğru yola çıkıyorum.

Monte Bre dağı 933 metre ve teleferikle çıkılıyor. Teleferiğin fiyatı biraz pahalı (23 frank) ama değeceğini düşündüğüm için ödüyorum. Yavaş yavaş tepeye çıkıyoruz. Burada manzarayı seyredebileceğiniz bir seyir yeri olduğu gibi, lokanta ve kafe de mevcut. Oturup karşıda gözüken sıra sıra dağları, gölleri, köyleri, ağaçların sonbahara özgü rengarenk dokusunu seyre koyuluyorum. Etrafta trekkinge gelmiş sırt çantalı, botlu bir sürü insan var. Buradan civar köylere yürüyüş parkurları mevcut. Hatta trekkinge meraklı bir sürü insan buraya sadece bu parkurlarda yürümeye geliyor.

Ben en yakındaki Bre köyüne yapılan bir yürüyüşe katılmaya karar veriyorum. Yaklaşık bir saatlik kısa bir yürüyüş ama keşke ayağımda lastik ayakkabı değil de bot olsaydı diye biraz hayıflanıyorum. Tempolu yürüyüşümüze başlıyoruz. Çevredeki manzara o kadar güzel ki seyretmek istiyorum ama grubu kaçıracağımdan duramıyorum. Maalesef yürüyüşlerin böyle bir dezavantajı oluyor. Tempoya uymak ve kaymamak için önüme bakmaktan çevreyi kaçırıyorum.

Sonunda Bre köyüne varıyoruz. Buraya gelmek hep yokuş aşağı olduğu için kolay oluyor. Ama geri dönerken onca tepe nasıl çıkılır bilemiyorum. Gözümde biraz büyüyor. Aman neyse ne deyip köyde gezinmeye başlıyorum. Burada çeşitli sanatçıların eserleri sokaklara konmuş ve sergileniyor. Bir şeyler yiyip, burada yerleşik sanatçılarla sohbet edip dönüş yoluna geçiyoruz. Yorucu bir tırmanıştan sonra teleferiğin oraya varıp soluklanıyoruz.

Sırada Lugano gölünde tekne gezisi (16 frank) var. Artık ölü sezon başlamış olduğundan büyük tekne yerine küçük tekne hizmet veriyor. Dışarıda yer kalmadığından içeri yerleşiyorum ve tekne gölün durgun sularında hareket ediyor. İrili ufaklı bir sürü köyün yanından geçiyoruz. Bunlardan Gandria Paese meşhur bir balıkçı köyü. Göl kenarından tepeye doğru devam eden köy daracık sokaklar ve yan yana dizilmiş evlerle örülü. Göle sıfır olan yerlerde balıkçı lokantaları ve oteller var. Ayrıca ara ara serpiştirilmiş villalar çok dingin gözüküyor. Önlerinde kendilerine ait tekneleriyle tamamen kendilerini izole etmişler. Bu köye kafasını dinlemek isteyen yazarlar ve sanatçılar gelirmiş. Ben buraya bayılıyorum. Kafa dinlemek için kalınacak süper bir köy.

Tekne gezisinin ardından karnımın acıkmış olduğunu fark ediyorum. Ara sokaklardan birinde gözüme kestirdiğim şirin bir İtalyan lokantasına giriyorum. Fırın ateşinde pişirilmiş pizzamı yedikten sonra az ilerde bu yöreye özgü Merkür çikolatacısına girip tatlı alışverişimi yapıp otele yorgun ama mutlu bir şekilde dönüyorum.

Birkaç gününüzü bu bölgede geçirmenizi tavsiye ederim.

Sağlıcakla,