24 Ağustos 2011

yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?


Tahir olmak ta ayıp değil
Zühre olmakta
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil...
Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte yani yürekte....
Mesela bir barikatta döğüşerek
...Mesela Kuzey Kutbu'nu keşfe giderken
Mesela denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak ta ayıp değil Zühre olmak ta
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil..
Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istersen dünyadan ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık Yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden
Tahir olmak ta ayıp değil
Zühre olmak ta
Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil...NAZIM HİKMET

Hayde bre pehlivan... günün fotosu... 24/08/2011

Akıllı ol...

Gömleğin İlk Düğmesi Yanlış İliklenince Diğerleri de Yanlış Gider...

 



 

Gömleğin İlk Düğmesi Yanlış İliklenince Diğerleri de Yanlış Gider...

Şevval Sam - Çayeli'nden Öteye

http://youtu.be/qCMHTx0qyEU

23 Ağustos 2011

tıpkı senin gibi, o da mükemmel değil ve ikiniz birlikte asla mükemmel olamayabilirsiniz...





O'nun ilk aşkı olmayabilirsin, son aşkı da; hatta bir tanesi de, daha önce aşık oldu, tekrar olabilir. ama şu an seni seviyorsa daha ne olabilir ki?

ama şayet o seni güldürebiliyorsa, seni geliştiriyorsa, sana güven veriyorsa  daha ne.

sana kırabileceğini bildiği bir parçasını vermiş- kalbini-

yaralama onu, değiştirmeye çalışma,  verebileceğinden fazlasını bekleme.

seni mutlu ettiğinde gülümse, kızdırdığında fark etmesini sağla ve yokken özlediğini bil...

Güler Aşıkoğluna teşekkürlerimle...

sizi sadece SİZ olduğunuz için sevenleriniz olsun...


TUZLU KAHVEKıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar... delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...
"Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı...

"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.."

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı... Kahveye tuz!.. Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi..

Delikanlı anlattı:

"Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde
hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar... Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı... Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi... O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak...

Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii... Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdiğini
biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına... Şöyle diyordu, satırlarında...

"Sevgilim, bir tanem... Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim... Tuzlu kahvede... İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?.
Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan... Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana
gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek... Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.

Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birgün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu...

Gözleri nemlendi kadının...

"Çok TATLI!..." dedi...

"Dileriz tuzlu kahve yapsanız bile, sizi sadece SİZ olduğunuz için sevenleriniz ve o kahveyi sevginin ışığında zevkle içenleriniz olsun....AŞKLA KALIN"

Düşünce, kalkıp siliyorum dizlerimi, geçiyor…



Çocuk gibiyim şimdi,
Aklımda anne nasihatları…
İyi arkadaşlar ediniyorum kendime…
Ağlamak yok,
Düşünce, kalkıp siliyorum dizlerimi, geçiyor…
(İncir Reçeli'nden)

Tavuskuşu... Herkese şans getirsin... Günün fotosu... 23/08/2011

peacock baby Peacock

Ay ellerimi de yeni kremledim...

Sevmek ve sevilmek için çareler arayın..!



Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine ;

Barışmak için

Sevmek ve sevilmek için çareler arayın..! -

MEVLANA

Oysa...



Oysa,
Ne kadar
Ne kadar
Ne kadar yalnız
Sanıyordum kendimi demin !.

- Can YÜCEL -

Hayko Cepkin - Fırtınam

http://youtu.be/uhJJGZyjrDI

çoban oldum gidiyorum
yapayalnız bu diyardan
kırbacını vurma yüzüme
düşürür halim zor aah
düşürür halim zor aah

kar'ın oldum eriyorum
güneş olma yamacımda
ırmağın olurum senin
sularım önünde durma

yolum uzun
gör güzelim
vakit doldu ben gideyim
küçük yaşta ağlar oldum
fırtınamsın benim
sen estikçe ben titrerim

çoban oldum gidiyorum
yapayalnız bu diyardan
kırbacını vurma yüzüme
düşürür halim zor ah
düşürür halim zor ah

karın oldum eriyorum
güneş olma yamacımda
ırmağın olurum senin
sularım önünde durma

yolum uzun gör güzelim
vakit doldu ben gideyim
küçük yaşta ağlar oldum
fırtınamsın benim
sen estikçe ben titrerim

yolum uzun gör güzelim
vakit doldu ben gideyim
küçük yaşta ağlar oldum
fırtınamsın benim
sen estikçe ben titrerim

22 Ağustos 2011

Foça'da kedilere her gün bayram...

 

[slideshow]

Foça’ya uzun yıllar gitmedim gitmedim sonra aynı sezonda iki kere yolum oradan geçti… Foça kendine özgü sahil kasabası havasını kaybetmemiş yerlerden biri… O yüzden oraya tekrar yolumun düşmesine de sevindim… 

Tabi ki bahsettiğim Eski Foça… Deniz kenarındaki balık lokantaları, kahvaltı yerleri, kumrucusu, dondurmacısı, iki katlı şirin evleri ve çarşısında ev yemekleri yapan lokantasıyla beni fetheden Eski Foça … Aslında Yeni Foça’yı görmedim ama yoldan geçerken algıladığım kadarıyla çok betonlaşmış… 

Foça’dayken beni tek üzen şey fazla rüzgar oldu… Bana mı öyle rastladı yoksa hep mi öyle bilmiyorum ama her iki gidişimde de çok rüzgarlıydı… Hatta rüzgardan dolayı günübirlik yapılan tekne turlarına bile çıkamadım… O yüzden bir kere daha gitmek farz oldu…

 Tekne turu da yapmadıysam ne mi yaptım? Hemen anlatayım… Bir kere sabah kahvaltı için deniz kenarındaki yerlere gittim… Çok güzel sucuklu yumurta yapıyorlar, bal kaymak da cabası… Yanında da ister ada çayı, ister normal çay geliyor… Fakat burası o kadar kalabalık ki hem oturmak için hem de siparişinizin gelmesi için bayağı beklemek zorunda kalıyorsunuz… Ama lezzet olarak beklediğinize kesinlikle değiyor… Arkasından kediler etrafınızda bir çember oluşturuyor… Yumurtanızın sucuklarını bir bana bir sana diye diye bitiriyorsunuz…

 Turizmin yanı sıra balıkçılıkla geçinen Foça’da her yer balıkçı tekneleriyle dolu… Kahvaltı sonrası üstlük çayınızı içerken ağlarını onaran balıkçıları uzun süre seyredebilirsiniz… Önce düğüm var mı diye boydan boya ağlarını gözden geçiriyorlar… Arkasından da tamirat başlıyor… Uzun uzun onları seyrediyorum… Hem balık tutma maceralarını düşünüyorum hem de büyük bir beceriyle ve hızla ağlarını tamir etmelerini seyrediyorum… Sucuk faslından sıkılan kediler de bu sefer bu teknelerin etrafını kaplıyor… Ağların dibinde kalmış balıklar da onların nasipleri… Bu hayatta şanslı olacaksın… Kedilerin yediği balığın haddi hesabı yok Foça’da… 

Kahvaltı ve tamirat faslını seyrettikten sonra yediklerimi biraz eritmek için deniz kenarında bir ileri bir geri yürümeye başlıyorum… İlerde küçük bir çarşı var… Az dükkan var ama yine de beni oyalıyor… Sonra da deniz vakti geliyor… Burada deniz buz gibi ve tertemiz… Denize gir çık gir çık yorulup kaldığım Bülbül Yuvası’na geri dönüyorum… İlk sefer gelişimde deniz kenarında bir yerde kaldım ama çok temiz değildi… Memnun kalmadım… Ama Bülbül Yuvası güzel… Orada biraz dinlendikten sonra tekrar merkeze iniyorum… Meşhur sakızlı dondurmasından yiyorum… Deniz kenarında turluyorum… Tekrar Bülbül Yuvası’na geri dönüyorum… Bu arada otelde ev yapımı çörekler, börekler var… Ertesi sabah kahvaltıyı burada yapmaya karar veriyorum… 

Otelin önünde küçük bir terası var. Terasta salıncağı falan var… Salıncakta sallanıp biraz daha geviş getiriyorum… Arkasından akşam yemeği vakti gelince denizden ne çıksa yerim havalarında olduğumdan deniz kenarında yan yana dizili lokantalarda alıyorum soluğu… Sırayla hepsini inceliyorum… Pek bir farklarını göremiyorum… Birini seçip oturuyorum… Başlangıç olarak da biraz Ege otu arkasından da balık istiyorum… Her gelenin tadı güzel… Keyifleniyorum… Üstüne bir de buraya özel dibek kahvelerinden içiyorum… Sonra tekrar Bülbül Yuvası’na dönüyorum… Birkaç günüm benzer tempoda geçiyor… 

Bu arada tam oradayken kuzenim beni arıyor nerdesin diye soruyor Foça’dayım deyince ayyy orası benim de en sevdiğim yerlerden biridir diyor… Ben de sevdim diyorum… Kendine özgü havasına bayıldım diyorum… Denkleşebilir miyiz diye bakıyoruz ama olmuyor… Kısmet dilmiş deyip kapatıyoruz telefonu… 

 Başka ne mi yaptım?  Hemen anlatayım…Foça’da tarihi kaleydi, hamamdı bir şeyler var ama içimden dolaşmak gelmiyor… Onun yerine deniz kenarının bir paralelindeki iç çarşıyı gezmeyi tercih ediyorum… Daracık sokağın üstü asma yapraklarıyla örtülmüş… Doğal gölge olmuş… Oralarda oyalanıyorum biraz… Acıkınca yöresel yemek yapan köşedeki lokantaya gelmeyi de kafama yazıyorum…

 Oradan da balık haline geçiyorum… Zaten her yer dibdibe olduğundan hiç yorulmuyorum… Balık halinde çeşit çeşit balıkların fotoğrafını çekiyorum… Dışarıdaki manavda yeşilliklerin fotoğrafını çekiyorum… Fotoğraflarını çektiğimi gören esnaf “abla bu saatte pek çeşit kalmaz sen en iyisi sabah beşte gel, esas çeşit o zaman” diyorlar… O saatte kalkıp gitmeye niyetleniyorum ama uyku ağır bastığından gitmiyorum… 

Sonra tepelerdeki tarihi yel değirmenlerini seyrediyorum… Çevredeki kıyı ve adalardaki fokların hikayelerini dinliyorum… Böyle böyle Foça’daki günlerimi yiyip bitiriyorum… Ben orada olmaktan çok keyif alıyorum… Size de yolunuzu bir düşürün derim… 

Sağlıcakla,

Gerçeği ararken...

 



Çağlar boyunca güneş, sadece gezegenimizi ısıtan bir gök cismi olmaktan öte, tapınılacak 

bir tanrı olmuş ve yeryüzündeki insanlar, tanımlayamadıkları bu gökyüzü cismini, doğaya etkilerinden yola çıkarak herşeyin yaratıcı gücü kabul etmişler. Ne de olsa tarladaki ekinlerin yeşermesine, iklimlerin düzenine ve hatta insanların dinlenme biçimi, güneş sayesinde düzenlenmişti; kısacası yaşamın temellerinden idi.

Düşünme becerimiz geliştikçe, güneşi tapınılacak bir tanrıdan ziyade gezegenimizin yakınında, içinde bulunduğumuz gezegen sistemin merkezi olan ve ısısını çevresine yayan bir yıldız olduğunu, dünyanın doğasını da bu ısıma yüzünden yaşanabilir hale geldiğini gördük.

Düşünme sistemimiz de giderek gelişti; özellikle Einstein, son yüzyılda büyükçe bir adım atarak, Görecelilik Teorisini oluşturdu. Yaşamının önemli bölümünü verdiği bu araştırmasının başlangıcını yine bir meslekdaşı olan Eddington sayesinde ispat edebildi. Bu teori, güneşin varlığının, aynı bölgede bulunan yıldızların gerçek konumlarını algılamamızı etkilediği temeli üzerine dayanıyordu. Eddington, aynı konumda güneş

tutulması sırasında ve gece çektiği fotoğrafları üst üste koyarak bu ispatı bilim dünyasına sundu. Evrendeki gök cisimleri, konumlarındaki ışığı bükerler ve bu yüzden bu gibi ölçümler, bu gök cisimlerinin kütleleri göz önünde bulundurularak yapılır.

Ego'muzun varlığı da, gökyüzündeki güneş gibidir. Bir dönem ona taparız; bizi var eden yaratıcı odur. Onun sayesinde herşeyi yapabiliriz, bizi diğerlerinden farklı kılan o'dur. O adeta içimizde ikinci -belki de daha üst- bir varlık gibidir. Ona methiyeler düzer, sanatımızla  egomuzun ne kadar da biricik olduğunu söyler dururuz.

...

Bir süre sonra, belki de hayal kırıklıklarımızla bu yarattığımızın bir ilüzyon olduğunu kavrar, aslında o kadar da biricik olmadığımızı fark ederiz. Çevremizde başka güneş sistemleri olduğu gibi, ego sahibi başka insanlar da vardır. Bazılarının güneşi daha parlak, bazılarınınki daha cılızdır. Sonra bu evrende sayısız gök cismi, sayısız da güneş olduğunu fark ederiz.

...

Ve düşünmeye devam ederiz... Ya bu güneşimiz, tıpkı gök cisimlerinde olduğu gibi gerçekleri eğip büküyorsa? Ya kendimizi algıladığımız halimiz, güneşimizin göz önünde olmadığı anda daha doğru ölçümlenebiliyorsa? Sanırım Einstein'ın yaptığı gibi, artık kendimizi doğru tanımak için değerlendirmemiz sırasında egomuzun etkilerini bertaraf etmemiz daha doğru sonuçlar verecektir. Yoksa o güneşin yarattığı bükülmeler, gerçekler yerine ilüzyonlara takılı kalmamıza yol açacak..

- cem gencer, istanbul, 6 mart 2011