22 Kasım 2011

Size uygun olan şekli seçin...

 

İlk Bakışta size uygun olan şekli seçerek ,aşağıda şekle denk gelen rakamın yorumunu okuyabilirsiniz

1. İçedönük-Hassas-Kolay Etkilenen: Kendinizle ve çevrenizle ilgili düşüncelere etrafınızdaki çoğu kişiden daha sık ve daha derin bir şekilde dalıyorsunuz. Üstün körü hareketler ve konuşmalardan nefret ediyorsunuz. Geyik muhabbeti yapmaktansa, yalnız kalmayı tercih edebiliyorsunuz. Ama yakın arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz o kadar kuvvetli ki bu da size ihtiyacınız olan uyumu ve gücü getiriyor. Yine de yalnız başına kalmaktan hiç sıkılmıyorsunuz.

2. Özgür-Geleneklere Karşı-Tutulamayan: Kendinizi geliştirmenizi sağlayacak özgür ve kimseye bağlı olmayan bir hayat peşindesiniz. Hobilerinizde ya da işinizde sizi başarıya ulaştıracak yeteneklere sahipsiniz. Bağımsızlığa olan düşkünlüğünüz bazen sizden beklenilenin tam tersini yapmanıza neden olabiliyor. Öyle her gördüğünüz şeye üzerinde düşünmeden uyacak tiplerden değilsiniz. Aksine kendi fikirleriniz doğrultusunda gitmeyi yani, akıntıya karşı kürek çekmeyi seviyorsunuz.

3. Dinamik-Aktif-Dışadönük: İlginç ve çeşitli işlere girebilmek için risk almaktan kaçınmıyorsunuz. Rutin bir hayat sizi etkisiz hale getirebiliyor. En çok sevdiğiniz şey tüm olaylarda başrol oynamak. Aslında olayları başlatan kişi de siz oluyorsunuz.

4. Ayakları Yere Basan-Dengeli-Uyumlu: Komplike olmayan ve doğal bir yaşamı, bir aşkı ve işi amaç edinmişsiniz. İnsanlar size saygı duyuyor, çünkü sizin ayaklarınız öyle bir yere basıyor ki, herkes sizden destek alıyor. Siz de bu insanlara güven sağlamayı biliyorsunuz. Çok sıcak ve insancıl olarak tanınıyorsunuz. Basmakalıp ve çok abartılı olan her şeyi reddediyorsunuz. Modanın getirdiği yeniliklere de bağlı değilsiniz. Aksine, sizin için giyim pratik ve rahat olmalı.

5. Profesyonel-Pragmatik-Kendini Tanıyan: Hayatını eline alıp şansını kadere bırakmak yerine yaratmayı sevenlerdensiniz. Problemlerinizi pratik ve karışık olmayan yöntemlerle çözüyorsunuz. Günlük hayatınızda gerçekçi olmayı tercih ediyorsunuz. İşte ise, herkes sizi sorumluluk sahibi olarak tanıyor. Sizin kendinize olan güveniniz sayesinde etrafınızdakiler de sizden güç alıyor. Fikirlerinizi uygulamaya koyana kadar rahat edemiyorsunuz.  

6. Barışçıl-Tedbirli-Agresif Olmayan: Anlaşması kolay bir insansınız. Kendi özel hayatınıza ve özgürlüğünüze düşkün olduğunuz için de arkadaşlarınızı pek yormuyorsunuz. Bazen hayatın anlamını düşünmek ya da kendi kendinize eğlenmek için her şeyden uzaklaşıp yalnız kalmak istiyorsunuz. Bu yüzden de kaçabileceğiniz güzel mekanlar nerede biliyorsunuz. Ama siz yalnızlık düşkünü bir insan da değilsiniz. Sadece hayatın size vermiş olduklarını takdir eden, dünyayla barışık bir insansınız.

7. Dikkatsiz-Oyun sever-Neşeli: Spontane ve özgür bir hayatı seviyorsunuz. Hayata bir kere gelinir ilkesinden yola çıkarak dolu dolu yaşamayı istiyorsunuz. Çok meraklı ve her yeni şeye açık bir insansınız. Tüm değişikliklerin sizi büyüttüğüne inanıyorsunuz. Bağlı kalmak kadar sizi sıkan bir şey yok. Sürpriz yapmaktan ve sürprizlerle karşılaşmaktan çok hoşlanıyorsunuz.

8. Romantik-Hayalci-Duygusal: Çok duygusal bir insansınız. Olayları gerçekçi tarafından görmeyi reddediyorsunuz. Sizin için duygularınızın size söyledikleri önemli. Ayrıca yaşamda hayallere yer olması gerektiğini savunuyorsunuz. Romantizmi reddeden ve her şeyi akılcı bir yolla çözmeye çalışan insanlarla anlaşamıyorsunuz. Hayallerinizi, duygularınızı sınırlayacak her şeyi reddediyorsunuz.

9. Analitik-Güvenilir-Kendinden Emin: Hayatınızı insanların gözden kaçırdığı küçük değerli taşlarla doldurmayı seviyorsunuz. Bu nedenle kültür sizin hayatınızda önemli bir yer oynuyor. Yine de siz şık ve zarif duygularınızın çevreden etkilenmemesini sağlıyorsunuz. Sizin için zarif ve görgülü bir hayata sahip olmak çok önemli. Ve yine aynı tarzdaki insanlarla birlikte olmayı tercih ediyorsunuz. Seçtiğiniz şekli, yoruma yazmayı unutmayınız.

—

Kaçma yakalarım... Günün fotosu... 22/11/2011

Kafayı 'Olması Gereken'e Takınca Sohbet Edemezsiniz...

Akatlar’d...a yürüyordum; kadın beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sorusunu sordu: “Oğlum dersleri tamamen bıraktı; ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya arkadaşlarıyla buluşuyor, ya telefonda mesajlaşıyor ya da bilgisayarın başında oyun oynuyor. Ne yapacağımı şaşırdım, Hocam ne yapalım?”

“Sohbet ediyor musunuz?”

“Valla, konuşuyorum, ama hiçbir faydası yok.”

“Kaç yaşında?”

“On yedi yaşında.”

“Mesela ne diyorsunuz?”

“Sınavların yaklaştığını söylüyorum; derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum; böyle giderse sınıfta kalacağını, arkadaşlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zamanda duyulan pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.”

“Siz konuşup, nasihat ediyorsunuz.”

“Evet.”

“Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz.”

“Valla bilmem; biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.”

“Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, nasihat etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini bilmiyorsunuz.”

Kadın haklı olarak “neden bahsediyorsunuz,” diyen bir yüz ifadesiyle bana baktı.

İçim burkuldu. Anne acı çekiyordu ve çocuğuna yardım etmek istiyordu, ama kendini çaresiz hissediyordu.

***

Öğrencileri ve anababaları birlikte çağırdım. Danışmalığını yaptığım okulun küçük tiyatro salonunda buluştuk, öğrencilerle birlikte anababalar da oturdu.

Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum.

“Buradaki öğrencilerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim. Selim adıyla anacağım bir öğrenci yanımdaki sandalyeye geldi oturdu.

“Adın ne?”

“Selim.”

“Kaç yaşındasın?”

“On iki.”

“Bugün ayın kaçı?”

“24 Aralık 2008.” (Gerçek tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.)

“Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan yirmi yıl geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?”

Anladığını belirtmek için başını salladı.

“Lütfen gözünü aç.”

Selim, gözünü açtı.

“Bugünün tarihini söyler misin?”

“24 Aralık 2028.”

“Kaç yaşındasın?”

“Otuz iki.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“İç mimarlık.”

Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; yüzlerinde hayret belirten hafif bir tebessümü var. Belli ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle birlikte ilk defa duyuyorlar.

“Nerede çalışıyorsun?”

“New York, Manhattan’da.”

Anne, babanın yüzünde saklayamadıkları büyük bir şaşkınlık ifadesi.

“Evli misin?”

“Hayır.”

“Arkadaşlarından evlenenler oldu mu?”

“Kızların hepsi evlendi.”

Gülüşmeler..

“Çalıştığın yere beni götürür müsün?”

“Ofisim, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. Katında.”

Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. Katta indik.

“Burası ‘home office,’” dedi.

İçeri girdikten sonra açıkladı:

“Dubleks daire: aşağıda salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve ofis odam.”

“Selim, salonda neler var?”

“Salonda masa var, koltuklar var, sandalyeler var; komodin var, sehpalar var.”

“Duvarlarda ne var?”

“Resimler var, fotoğraflar. Ailemin fotoğrafı da var.”

“Ailenin fotoğrafına bakınca neler görüyorsun? Beraber bakabilir miyiz?”

“Annem ar, babam var. Ailece çektirdiğimiz bir fotoğraf. Abim var, ablam var, ben varım.”

“En küçük sen misin?”

“Evet.”

“Selim, bu fotğrafa baktığında, içinde ‘keşke!” duygusu beliriyor mu? İçindeki herhangi bir ‘keşke’nin sesini duyuyor musun?”

Hiç beklemeden “Evet,” dedi.

“Haydi, anlat bize,” dedim.

“Ben, babamla birlikte futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu; çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu.”

Baba’ya baktım; gözlerinin yaşını tutmaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Selim’e teşekkür ettim. Ve sordum:

“Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana nasihat etmeye çalıştığımı hissettin mi?”

“Hayır!”

“Olanla ilgili olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?”

“Olanla ilgili olarak konuştuk.”

“Selim, seninle yeniden böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?”

“Yeniden konuşmak isterim; sohbetimizden zevk aldım.”

***

Sohbet özel türden bir konuşma, kendine özgü özellikleri olan bir söyleşidir.

Sohbet içinde olan iki insan o an için güç, onur ve değer yönünden eşittir ve olanı paylaşırlar; olması gereken üzerinde konuşmazlar.

Korku kültürünün olduğu yerde sohbete izin verilmez.

Doğan Cüceloğlu

Hadi canım...

21 Kasım 2011

Hiiç güzelleşemediğim gibi..

Mersin ağacı yaprağı ve meyveleri... İshal kesici, öksürük gidericidir...

Yöresel Adı : Bahar ağacı, murt ağacı Latince Adı : Myrtus communis

Yetiştiği Yerler : Akdeniz ve Ege Kullanım Yerleri : Yaprak ve meyveleri
Mersin ağacı, boyu üç metreye kadar yiikselebilen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz çiçekler açan, defne meyvesi büyüklüğünde meyveleri olan bir ağaçtır. Yeşilimşi kahverengi renkte olan yaprakları tüysüz ve derimsidir, keskin kokuludur. Çok tohumludur. Ağacın kurutulmuş yaprakları şjfa verici olarak kullanılır.  Koku ve baharat olarak da kullanılır.

Yaprak ve meyveleri ishal kesici, öksürük giderici, iştah açıcı, kan dindiricidir. İdrar yolları ve göğüs hastalıklarında antiseptik özelliğinden istifade edilir.
Kullanım Yeri ve Şekli :

* İshal kesici ve öksürük giderici olarak, kaynamakta olan yarım litre suya, yaprak ve meyvelerinden 50 gr. konur, beş dakika kaynatılır. Balla tatlandırılarak, yemeklerden önce birer bardak içilir. Ayrıca bu suyla yaralar dezenfekte edilir, yüzdeki sivilceler günde 3 - 4 defa silinir. Bilhassa yanıklar üzerinde çok etkilidir.

* Yapraklan toz haline getirilerek, yaralar üzerine serpilir.

Ayaklardaki mantarlar için, ayaklar sabah ve akşam, 15-20 dakika mersin yaprağı suyunda bekletilmelidir.

* Ter kokulannı gidermek için, bir miktar patlıcan kaynatılir, mersin yaprağı suyu ile eşit oranda kanştınlır ve koltuk aitlarına sürülür. Bu su ayak kokuları için de kullanılır.

* Egzamaya karşı, mersin yaprakları ve meyvesi toz haline getirilir, vazelinle karıştırılarak merhem yapılır. Yara ve egzamalara sürülür.
* Saçlardaki kepek ve kaşıntılar için, saçlar mersin yaprağı suyu ile friksiyonlanır.

* Rahim akıntısı ve beyaz akıntılarda kaynamakta olan bir litre suya, 100 gr. mersin ağacı yaprağı ve meyvesi konur, akşamları buhan hazneye gelecek şekilde 10 - 15 dakika durulur.

* Kalbi kuvvetlendirmek ve kalp çarpıntısını gidermek için, mersin yaprağı çay gibi demlenir ve sıcak oIarak içilir.

Saçları kuvvetlendirmek için, mersin yaprağı yağı saçlara sürülür.

Not: Kullanmadan önce doktorunuza danışınız...

yenileceğim kavgalara giriyorum durmadan...

 

Geceleri gökkuşağına boyamak mıdır suçum?

herkes bağırırken şiirler okumak mı,

 ... susmak mı sözün bittiği yerde,

 apansız uykum kaçıyor kaç gece,

 sondan saymaya başladım adları-böyle hoşuma gidiyor

beğenmeseler de seviyorum ellerimi,

hep olmayacak düşler görüyorum,

 yenileceğim kavgalara giriyorum durmadan.

İtiraf ediyorum…

Alınganlık insani sınırlar dahilinde, hepimizde bir miktar vardır. Ancak, bu hiçbir şekilde hayatımızı etkilememeli insanlarla ilişkilerimizi zedelememelidir. Bunun için, gereksiz yere olayları üzerimize almaktan vazgeçmeli ve güven eksenli ilişkiler kurmalıyız...

 

Aşırı alıngan kimseler, insanlarla ilişkilerinde, sevilmediklerini ve değer verilen biri olmadıklarını düşünerek, olayları üstlerine alırlar ve ortamdan uzaklaşmaya çalışırlar
Bu yönüyle alınganlığın temelinde güven eksikliği ve zayıf benlik algısı vardır. Kendine güvenmeyen, kendinden emin olmayan kişi, çevresi tarafından değerlendirilmeye tabi tutulduğunu ve olumsuz bir şeyler ima edildiğini düşünmektedir.


Her insanda biraz alınganlık vardır fakat bu, doğal sınırlar dahilinde, kişiye zarar vermez. Ancak, itidal sınırlarını aştığında alınganlık kişiye ve çevresindeki insanlara zarar verecek boyutlara ulaşabilir. Yani, sıradan ilişkilerimizde ottan sudan şeylere alınganlık gösterdiğimizde, topluma katılmamız ve insanlarla bir arada yaşamamız daha güç hale gelebilir ve çevremizdeki insanları rahatsız edebiliriz. Alınganlık temelde zanna dayanan bir duygudur. Kişi, emin olmadığı halde, olumsuz senaryolar üretir ve olayları olumsuz tarafından yorumlayarak üstüne alır, insanlardan uzaklaşır. Bu durum, insanlarla ilişkilerimizi zayıf ve çelimsiz bırakır...


Alınganlığın temelinde, kendimizle ilgili düşüncelerimiz, inancımız ve beklentilerimizin büyük etkisi vardır. Mesela, kendisinin dağınık olduğuna inanan bir bayan, ortamda dağınıklıkla ilgili bir konuşma geçtiğinde hemen üzerine alınır, yüzünü asar ve bulunduğu alanı terk eder. Çünkü gerçekten dağınık olduğuna kendisi de inanmaktadır ve burada konuşulanlar kendisiyle ilgili olmadığı halde üzerine alınmıştır.. Buna karşın birisi aynı kişiye, dilsiz dese bunu hiç umursamaz, çünkü dilsiz olmadığını biliyordur ve bundan emindir. Alınganlık, kişinin güvensizliğiyle ilgili bir durum olsa da, bunda toplumsal ve kültürel yapımızın da bir miktar etkisi vardır. Özellikle bizim toplumumuzda insanlar birbirlerinin olumlu ve olumsuz taraflarıyla çok fazla ilgilidirler.


Aile dinamiklerimizin güçlü olması ve çevremizdeki insanlarla olan duygusal bağımız ise diğer insanların bizim hayatımızda ne kadar önemli olduğunu gösterir. Ancak bu konuda itidal sınırlarını aşarak, çoğu zaman bağlandığımız inandığımız insanların bizim için ne dediğine ne düşündüğüne odaklanır ve olumsuz değerlendirmeler yapılabiliriz.


 Çevreyle ilişkilerde sorunlar ortaya çıkabilir: Gereksiz şeylere alınganlık gösteren kimseler genellikle istenmeyen ve rahatsızlık uyandıran kimseler olarak bilinir. İnsanlar, bu tür kimselerle bir arada olmaktan hoşnut olmazlar. Çünkü bu insanların nereden ne anlam çıkaracakları ve neye alınacakları belli değildir. İlişkilerimizin temelinde güven vardır. Alıngan insan kendine ve çevresine olan güvenini yitirmiştir. Bütün bunlar alıngan insanları yalnızlığa sürüklemektedir.


 Kişinin kendisiyle ilgili sorunlar yaşaması: Çevresindeki insanlarla bir arada bulunmaktan rahatsızlık duyan ve gereksiz şeylere alınan insan iç dünyasında mutsuz ve güvensizdir. Ayrıca, kendisine ve çevresine olan inancını yitirdiğinden derin bir boşluk içindedir. Ona göre, insanlar sürekli kendisiye ilgili olumsuz yorumlar yapmakta ve onu sevmemektedirler.


 Başkalarının düşüncelerini okumak: Alıngan insanlar, yüzyüze geldikleri kimselerin düşüncelerini okurlar ve buradan olumsuz anlamlar çıkararak üstlerine alınırlar. Bu aslında bir yerde kişinin, başkalarının hayatına müdahale etmesine izin vermesidir. Eğer öyle olmasaydı başkalarının ne dediği bu kadar önemli olmazdı.


Alınganlık insani sınırlar dahilinde, hepimizde bir miktar vardır. Ancak, bu hiçbir şekilde hayatımızı etkilememeli insanlarla ilişkilerimizi zedelememelidir. Bunun için, gereksiz yere olayları üzerimize almaktan vazgeçmeli ve güven eksenli ilişkiler kurmalıyız.
" Ayrıca zan yapmaktan kaçınmalı, olaylara olumlu anlamlar vermeyi öğrenmeliyiz. "

Ayakkabı nasıl doğdu...

 

Çok büyük ama aptal bir kral, sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretti. Ancak sarayın maskarası bu fikre kahkahalarla güldü; o bilge bir adamdı!


Dedi ki: “Kralın fikri en basitinden komik.” Kral çok kızdı ve maskaraya dedi ki: “Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin.”

 Maskara, “Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın” dedi.


Ve bu şekilde ayakkabı doğdu.


Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar. Bilgeliğin başlangcı da budur

Kendinizi başkalarına kanıtlamak için ne kadar az çaba harcarsanız, içinizde huzur bulmanız o kadar daha kolay olur.



Alçakgönüllülük ve iç huzuru birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür . Kendinizi başkalarına kanıtlamak için ne kadar az çaba harcarsanız, içinizde huzur bulmanız o kadar daha kolay olur.

Kendini kanıtlama çabası tehlikeli bir tuzaktır . Sürekli kendi başarılarınızı göstermek, böbürlenmek ve ne kadar değerli bir insan olduğunuza başkalarını inandırmak için muazzam bir enerji harcamak gerekir. Oysa, insan böbürlendiği zaman başarısının veya gurur duyduğu bir şeyin yaratacağı olumlu duyguları sulandırmış olur.

Oysa, ilginçtir; insan takdir görmeye ne kadar az düşkün olursa, o oranda daha çok beğeni toplar.Sessiz bir özgüven sahibi olup,kendilerini her an haklı ve iyi gösterme kaygısı duymayan, kimsenin başarısını çalmaya kalkmayan insanlara da,herkes hayranlık duyar.Övünme gereği duymayan, ortaya egosunu değil,yüreğini koyan bir insanı, herkes çok sever.

Gerçek tevâzu pratik yaparak geliştirilebilir.Bu çok güzel bir şeydir,çünkü karşılığı sakin bir huzur duygusuyla hemen gelir.Bir daha karşınıza böbürlenme fırsatı çıktığında, bu dürtüye karşı direnin

Şubat ayı niye kısadır???



Bugün kullandığımız takvimin kökeni, Roma İmparatoru Julius Caesar’ın, Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes’e yaptırdığı “Julyen” takvimi.

  “July” olarak bilinen temmuz ayı, Julius Caesar’ın adını taşır ve 31 gün sürer.


Caesar’dan sonra yaşayan bir başka Roma İmparatoru Augustus da kendi adını bir aya verir. Ne var ki ağustos (Augustus’un adından) ayının 30, Caesar’ın adını taşıyan temmuz ayının 31 çekmesini haşmetine yakıştıramayan İmparator Augustus, kendi adıyla anılan ayın da 31 gün sürmesini emreder.


Bunun üzerine astronomlar, yılın son ayı olan şubattan (Julyen takviminde yılbaşı, mart ayındadır ve buna göre şubat, yılın en son ayıdır.) bir günü alıp, ağustos ayına ekler. Böylece 30-29 gün döngüsü yaşayan şubat ayı 29-28 gün olarak belirlenir.