14 Aralık 2011
Huzur içinden geliyorsa zaten çevrene de öyle insanları çekiyorsun...
Kaderden kaçış olmasdığına dair kısa bir öykü...
Araştırınca, sırtını verdiği kayanın arkasında bir mağara olduğunu fark etmiş. Herhalde bu mağarada birileri konuşuyor diye içeri girmiş. İçerde ellerinde kitaplar olan bir grup adamın hem gezindiklerini, hem okuyup hem konuştuklarını, diğer bir grup adamın da bunları yazdıklarını görmüş: 'Bre siz kimlersiniz ve burada böyle ne yapıyorsunuz? 'Ey yolcu, şu gördüklerin ellerindeki kitaptan evlilerin hayatlarını okur, şu gördüklerin de doğacak çocukların kimlerle evleneceklerini yazarlar.' 'Hımmm?!. Acaba sorabilir miyim, benim de birkaç güne kalmaz bir çocuğum doğacak, o kiminle evlenecek?' 'Hay hay, işte burada, ve böylece yazıyoruz, sizin bir kızınız olacak. Evleneceği erkek yedi gün sonra doğacak. Tiflis'te sizin ziyaretine gitmekte olduğunuz tacirin hizmetçisinin karnındadır.'
Bey yalvarmış: 'Bunu değiştirmeniz için size bütün servetimi vereyim, kızımı bir hizmetçi evladı ile evlendirmeyin. 'Sevgili misafirimiz, biz burada kader icad etmeyiz, yalnızca takdir edilenleri yazarız!' Bey çılgına dönmüş. Oradan hızla koşup 'siz yazdıysanız ben de bozarım' diyerek atına binmiş ve doğruca Tiflis'e varmış. Orada dostuyla üç gün gülüp eğlenmişler, yiyip içmişler. Bu arada bey o hizmetçiyi gözetler imiş. Üçüncü günün akşamında tacir dostuna:'Aziz dostum,"demiş, eşim bir hizmetkâr istedi benden. Tam sizin evdeki gibi birini tarif etti. Onu bana hediye eder misin?''İyi ama bizim kadıncağız gördüğünüz gibi hamiledir, size pek yararı olmaz.'İyi ya işte, bizim de yakında bir çocuğumuz olacak, hem süt annelik, hem hizmetçilik eder.
'Peki! Madem istiyorsun!..Bey hizmetçiyi alıp yola düşmüş. Bir köprüden geçerken, zavallının kalbine bir hançer sokup ırmağa atıvermiş. Gel gelelim kadıncağız son nefesini vermeden can havliyle bebeğini doğurup kıyıdan sarkan otların üstüne bırakmış. Çok geçmeden bir ayı, iki yavrusuyla ırmağa su içmeye gelmiş. Anne ayı bebeğin ağlayışını duymuş. Kendi yavrularıyla birlikte onu da inine götürmüş, beslemiş, büyütmüş. Çocuk üç yaşına geldiğinde, tacir o bölgelerde ava çıkmış. Ayı ininin yanından geçerken çocuğu görmüş ve yakalayıp evine götürmüş. Çocuk zamanla ehlileşmiş, terbiyelenmiş. Aradan yıllar geçmiş. Horasanlı bey eski dostunu hatırlayıp tekrar ziyaretine gitmiş. Tacir dostunun evinde bir delikanlı ile karşılaşınca şaşırmış. Birkaç gün delikanlıyı izlemiş, hareketlerini, oturup kalkmasınıve konuşmasını çok beğenmiş, hatta aklından kızına kısmet diye de geçirmiş.
Sonra tacir dostuna sormuş:Aziz dostum, bunca yıldır muhabbetimiz var, lakin bir çocuğunuz olduğunu hatırlamıyorum; maşallah pek iyi yetişmiş, kimdir bu delikanlı?' Tacir, çocuğun hikâyesini anlatınca Horasanlı bey yıllar öncesini hatırlamış. Çocuğun yaşını hesap etmiş, öldürdüğü hizmetçinin oğlu olduğunu anlamış. Mağaradaki kâtiplerle olan konuşmasını da hatırlamış. O gece bir plan kurmuş. Sabah kahvaltı sırasında tacir dostuna demiş ki: 'Azizim, aileme bir haber göndermem lazım, bir mektup yazayım da bu delikanlı onu götürüversin!'
Ev sahibi kabul etmiş. Delikanlı üç gün üç gece at koşturmuş, gece yarısı Horasan'da beyin konağına varmış, avlusundan girmiş ama o saatte kimseyi uyandırmamak için atını bir kütüğe bağlayıp başında uyuyakalmış. Tesadüf bu ya, ertesi sabah evden ilk evvel beyin kızı çıkmış. Delikanlıyı görmüş. Görür görmez de vurulmuş. Ona yakından bakayım diye yaklaşınca destarının tülbendi arasında düşmek üzere bir mektup görmüş. Mektubu almış, üzerinde babasının yazısını tanımış. Acil bir haber vardır diye de merak edip açmış ve okumuş. Tek cümle:Bu mektubu getiren delikanlıyı derhal yakalayıp öldürünüz ve gizlice gömünüz. On gün sonra görüşürüz.
Kız bu güzel yüzde ne gibi bir kötülük olabilir ki, diye düşünürken ona gitgide hayran kalmış ve hemen eve koşup eline diviti ve kâğıdı almış. "Bu mektubu getiren delikanlıyla kızımın nikâhını kıyın, on gün sonra geldiğimde beni bir düğünle karşılayın." Sonra... Sonrası kolay ey okuyucu; unutma, kader diye bir şey vardır ve kimse kader kâtiplerinin yazdığını bozamıyor.
Ey İnsan
Hz. Mevlana........#
Bazen kendi kendine kalkmasını bilip yola devam etmelisin...
Bazen kendi kendine kalkmasını bilip yola devam etmelisin...
İnsan sevgisi yayan bir kişiden daha çekici hiçbir şey yoktur...
İnsan sevgisi yayan bir kişiden daha çekici hiçbir şey yoktur...There is nothing more attractive than a person who radiates simple unaffected humanity. — Deepak Chopra
yalnızlık duman rengidir...
yalnızlık duman rengidir, yaşlılık kurum rengi,
çocukluk deniz rengi...
dostluk tütün rengi sanılır,
... bazen tütün rengidir sahiden,
ama çok zaman toprak rengi;
sevgi yağmur rengidir çünkü,
hasret bulut rengi,
vefa tan rengi hayatın rengi, peki?
geçip giden yılların rengi,
akıp duran günlerin rengi?
rüzgârın rengi olur mu ama,
suyun rengi, rüyanın rengi, şiirin rengi?
Mehtap Bekgöz
13 Aralık 2011
DOKTOR ÖNDE BI KAÇ PERSONELİ ARKASINDA...
OZAMANIN ÜNLÜ DOKTORU MUTEMET YAZICI HASTANENİN BAŞHEKİMİDİR. ''DOKTOR BEY NE YAPALIM DİYE AKIL DANISMIŞLAR'' MUTEMET BEY PERSONELİNE ; ''BANA Bİ DÜDÜK VERİN VE ARKAMA YAPIŞARAK GELİN DEMİŞ!''
DOKTOR ÖNDE BI KAÇ PERSONELİ ARKASINDA DÜT DÜT DİYE TRENÇİLİK OYNAYARAK ELAZIĞI DOLAŞIRLAR. BÜTÜN DELİLER BU KUYRUĞA GİRİP VAGON OLURLAR HASTANEYE GELDİKLERİNDE SAYI 612 KİŞİDİR::)
Pencereler vardır, insanın kendisine bakar.

Pencereler vardır, kaldırımlara bakar. Gördüğünüz; insan ayakkabıları, kedi patileri, araba lastikleridir. İşittiğiniz; ayak sesleri, otomobil gürültüleri, sokak kavgalarıdır. ?Kaldırım manzaralı eviniz var mı?? diye sormazsınız asla, bir emlakçıya. Tercihiniz değil, mecburiyetinizdir kaldırımlar; ama ufkunuzu geliştirmek, başka dünyalara pencereler açmak elinizdedir.
Pencereler vardır, karşı apartmana bakar. Sokaktan geçen arabalar, oyun oynayan çocuklar ve balkonda çay içen komşulardır; evinizden dış dünyaya açılan. Komşunuzun da sizden farkı yoktur; onun için de siz bir manzarasınızdır, penceresini açtığında. Siz ve komşunuz, karşılıklı iki ayna gibidir; ama bu aynadan sonsuz görüntüler çıkmaz.
Pencereler vardır, hayata bakar. Hayattan ne anlıyorsa insan, o kadar geniş, o kadar ferah, o kadar huzur vericidir; penceresinden evine sızan. Hayatı bir hapishane gibi görüyorsa, ayak seslerinden, ayakkabı görüntülerinden ve araba lastiklerinden başka bir şey görmez, ruhunun penceresi olan gözlerini açtığında.
Pencereler vardır, insanın kendisine bakar. Ne kadar derinse duruşu, ne kadar özgürse ruhu, ne kadar güzel görebiliyorsa; o kadar geniş, o kadar uçsuz bucaksız, o kadar güzeldir manzarası. Yüzeyselse, ancak karşı apartmandaki insanı görüp durur, penceresini her açtığında.
Pencereler vardır, açılmaz; sadece seyredersiniz. Koklayamazsınız, işitemezsiniz, elinizi uzatıp dokunuyor gibi hissedemezsiniz.
Peki sizin pencereniz nereye açılıyor?
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın.
Değişmemelisin hiçbir şeyle, bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın.
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle,
Çünkü acılarda, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı.
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var;
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana
Ataol Behramoğlu
Şikayet ediyoruz hep kavgalardan, küslüklerden. Peki düzeltmek için ne kadar çabalıyoruz...

Neden barış içinde yaşamayı öğrenemiyoruz, neden hep kavga ediyoruz birbirimizle? Neyi paylaşamıyoruz, neden anlamıyoruz birbirimizi?
Anlamak bu kadar mı zor? Kendimce cevaplayabildiğim bu soruları soran ne kadar çok insan var. Şikayet ediyoruz hep kavgalardan, küslüklerden. Peki düzeltmek için ne kadar çabalıyoruz
Şu Hayatı Öyle Bir Yaşa Ki Kendi Kendini Alkışlayabilesin...

Kimseye Hiçbir Şey Öğretemem,
Yalnızca Onların Düşünmelerini Sağlayabilirim.
Ve Kendini Bulmak İsteyene Tavsiyem: Kendini Düşün! Şu Hayatı Öyle Bir Yaşa Ki Kendi Kendini Alkışlayabilesin.
Negatif düşüncelerin havanızdaki oksijeni yiyip bitirmesine izin vermeyin...
Röşti...Bir İsviçre Klasiği... Değişik bir patates yemeği...
1 çay bardağı rende kaşar
1 çorba kaşığı tereyağı
1 çay kaşığı tuz
Yapımı: Patatesler haşlanır ve kabukları soyulur. Rendelenir, tuzla karıştırılır. Teflon tava tereyağı ile yağlanır. Rende patatesin yarısı tavanın yüzeyine az bastırarak yerleştirilir. Üzerine rende kaşar serpilir. En son kata kalan rende patates konur hafifce bastırılır. Tava orta ateşli ocağa konur. Altı kontrol ederek kızarınca krep pişirir gibi diğer yüzü çevrilir. İki yüzü kızarınca servis tabağına aktarılır. Üzerine et yada sebze yemeği konarak servise sunulur
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)