8 Ocak 2012
BUGÜN; Küçük mucizelerin günü olsun...
♥ İkram edilen taze demlenmiş bir bardak çay...
♥ Ya da mis kokulu bir fincan kahve...
♥ Eski bir arkadaştan beklemediğin bir anda bir telefon...
♥ Eve veya işe giderken ya da alışverişte hep yeşil ışıklar... ...
♥ BUGÜN; İçinde küçük sevinçlerin olduğu bir gün olsun....
♥ Bakkalda mis gibi ekmek kokusu ......
♥ Mis kokulu bir yemek..........
♥ Radyoyu açtığında en sevdiğiniz şarkının çalıyor olması...
♥ Anahtarları aradığın yerde bulmak..
♥ Barış,mutluluk ve neşe dolu bir gün olsun...
♥ BUGÜN; Bir şeylerin mükemmelliğinde Yaradanın senin yanında olduğunu, seni kayırdığını ve bir yerlerden sana gülümsediğini hissettiğin, sana özel olduğun hissini yaşatan o garip ama hoş duygu ile dolu güzel bir gün olsun.
Birinci Kadın Mı Olmak Daha Zor İkinci Kadın Mı?
Önce birinci kadının hayatını kurgulayalım… Küçük yaşta evlenmiş, iki çocuk yapmıştır. Evlilik ve çocuğun daha önemli olduğu ona öğretilmiştir. Evdeki koşuşturmaca yetmezmiş gibi bir de çalıştığı işyerindeki sorunlardan artık iyice bunalmıştır. “İşi bıraksa ne güzel olur” diye hayaller kurmaktadır. Evli oldukları on beşe sene içinde bellerini yeni yeni doğrultmaya başladıklarından bu şimdilik mümkün gözükmemektedir. Güzel bir semtten ev alınmış, güzelce dekore edilmiştir. Ara ara yurt içi ve yurt dışı tatillere gider olunmuş, kendisine istediği gibi alışveriş yapmaya nihayet başlayabilmiştir. İkinci elde bir araba alınmış, pazar günleri ailecek pikniklere gidilmeye başlanmıştır.
Çok kilo aldığı için biraz kendine dikkat etmeye çalışsa da ipin ucu kaçtığı için toparlamak artık çok zordur. Beslenme uzmanına ya da spora gitmek lazım ama “hangi vakitte” diye düşünüp, daha bir hırsla yemek yemeye devam etmektedir. Zaten onu alan almıştır. Saçında çıkan beyazlarını kapatmak için berbere gitmek için vakti ya vardır ya yoktur. “Eşim keşke bana daha çok yardım etse” diye hayıflanmaktadır. Bir de çocukların sosyal etkinliklerinden artık gına gelmiştir. Birini resim kursuna götürmeli diğerini gitar kursundan almalı derken zamansızlıktan aynaya bakacak hali bile kalmamıştır. Annesi ve kayınvalidesinden yardım görmese ne yapacağını iyice şaşırmış bir vaziyettedir.
Yani anlayacağınız görünüşte her şey normal ve huzurludur. Çocuklarla koşturmaktan, işin sıkıntısından eşle pek ilgilenmeye zaman kalmaz ama “olsun artık bunca senenin ardından o kadar da olacak artık dimi” diye düşünmektedir. Yemek masasında oğlan derslere çalıştı mı, iş nasıl geçtinin dışında pek de bir sohbet edilmemektedir. Zaten kimsenin de buna hali yoktur. Günler, aylar hatta yıllar böyle geçip gitmektedir. Ve gidecek gibi de gözükmektedir…
Şimdi ikinci kadının hayatını kurguluyoruz… İyi bir eğitim almış, hayatının önceliğini kariyerini vermiş, bunda da başarılı olmuştur. Arada duygusal ilişkiler olmuşsa da nedense şansı yaver gitmemiş evlenmeyi becerememiştir. Kendi arabası ve evi vardır. Bakımlıdır. Haftada iki defa berbere gider. Kendisine yakışanı almayı artık öğrenmiştir. Bir ortama girdiğinde kendisine baktırmasını bilir. Kendini geliştirme kurslarına gider, yoga yapar. Tatiller de dünyanın en ucra köşelerine gidip harika maceralar yaşar. Yok okuldan, yok kurstan, yok eski işyerinden arkadaşlarla buluşma derken hayli sosyal bir hayatı vardır. Haftada bir ya da iki gece mutlaka dışardadır. Son girdiği işyerindeki pozisyonu da hayli iyidir. Herkese gururla bunu anlatmaktadır. Ama içinde bir yerlerde evlenmemiş olmanın verdiği küçük bir cız yaşamaktadır. Yani anlayacağınız o da kendi küçük dünyasında “mutlu ve huzurlu” yaşamaktadır.
Olaylar yeni bir işe girip, ilk üç beş aydan sonra işe Mehmet’i görmek için gittiğini anlamasıyla başlamıştır. Mehmet’te zaten ona karşı boş değildir. Serap hanım aşağı, Serap hanım yukarı diyerek her projede onu istiyor onu övüyordur. Kaç defa bacaklarına bakarken yakalamıştır Mehmet’i… Bir müddet baktı, bakmadı, gördüm, görmedimle geçtikten sonra bir gün Mehmet Serab’ı yemeğe davet eder. Serap adamın evli olduğunu biliyor. Mehmet de kendisinin evli olduğunu biliyor ama bu heyecana bir türlü karşı koyamıyor. Yıllar sonra unuttuğu eski duygular yeniden ortaya çıkmış, yeniden yaşadığını hatırlamıştır. Evde çamaşırını, bulaşığını yıkayan, canla başla çalışan Türkan’ı artık gözü görmez olmuş. Mantığı yemek yemeyi bırak, derhal bu işten ayrıl dese de kalbi, duyguları, Serap’la çıkacağı yemeği bekler olmuştur. Serap ise Mehmet’ten etkilendiği için kendine kızmakla meşguldür. Bu kadar bekar adam içinde bula bula evli bir adam bulmaktan dolayı çok tedirgindir. Ama yine de “alt tarafı bir yemek, yemeğe çıkarız sonra da bu işi keseriz” diye kendi kendini avutmaktadır…
Aslında ikisi de iradesine hakim olsa, mesela adam ya da kadın işten ayrılsa, bir daha birbirlerini görmeseler sorun çözülecek değil mi? Ama hayır, genelde böyle olmuyor işte. İkisi de soru işaretleriyle, acabalarla meşgul olup tıpış tıpış o yemeğe gidiyorlar.
Devamı haftaya efem… Sevgi… Saygı…
HER ŞEY DE BİR HAYIR VARDIR..!
Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı.
Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."
Başarmak, istediğini elde etmektir. Mutluluk, elde ettiğini sevmektir. Bilgelik, neyi istemesi gerektiğini bilmektir.
Mutluluk, elde ettiğini sevmektir.
Bilgelik, neyi istemesi gerektiğini bilmektir.
İyilik, başkalarının da yararına olanı istemektir.
Erdem, istememesi gerekeni reddetmektir.
Zenginlik, imkanıyla orantılı istekler edinmektir
En mutlu kişiler, herseyin en iyisine sahip olanlar değildir, onlar karsılarına çıkan herşeyin değerini en iyi bilenlerdir.
En mutlu kişiler, herseyin en iyisine sahip olanlar değildir, onlar karsılarına çıkan herşeyin değerini en iyi bilenlerdir. Mutluluk, ağlayanlar, incinenler, araştırma yapanlar ve çabalayanlar için vardır, çünkü böyle insanlar hayatlarına giren her insanin önemini takdir edenlerdir
En parlak gelecek, unutulmuş bir geçmişin üstünde yükselir, geçmişinizdeki kalp kırıklıklarını ve hataları silmezseniz hayatin içinde ilerleme şansınız olmaz.
Yaşamın çoşkusu gönlünüzde eksik olmasın !! GÜNAYDIN !!!
GÜNAYDIN !!!
Sessizliği severim...
Sessizliği severim.Hani kendinle kalırsın, yazarsın, çizersin, içini dökersin, haftalardır eline yapışan kitabı bir çırpıda bitirirsin, kararlar alırsın, düşünür taşınırsın, kendine hak verir ya da çok kızarsın ama bir şekilde hesabı kapatırsın.Sessizlik iyidir yani.
Tom&Jerry - Piano concert
http://youtu.be/gH27CWriC64
Demoklasin Kılıcı...
Demokles, M.Ö. 4. yılda Syrakusai kralı olan Dionysios'un nedimlerinden birinin adıdır. Tarihler Dionysios'un basit bir aileden gelmekle birlikte cesareti ve kıvrak zekâsı ile devr inde hızla yükselip ülkenin krallığını ele geçirdiğini yazarlar. Kartaca ile yaptığı uzun sav aşlar neticesinde Syrakusai'yi devrin en güçlü devleti haline koyan Dionysios, şiddet yanlısı bir hükümdar olmakla birlikte, adaletli davrandığını göstermek üzere yanında daima bir kılıç taşır ve gerektiğinde de kelle uçurmaktan geri durmazmış. Demokles, efendisinin sadakatini kazanarak hizmetinde bulunurken ona krallığın nimetl erinden bahsetmeye ve kral olmanın ne kadar rahat bir iş olduğunu sık sık tekrarlamaya başlamış.
Demokles'in bu davranışına iyiden iyiye canı sıkılan Dionysios, nedimine bir ders vermek istemiş. Sözün yine krallık nimetlerine geldiği bir gün demiş ki: —Demokles, senin de bir süre krallığın nimetlerini tatmanı istiyorum. Yarın bütün gün benim tahtıma sen otur ve ülkeyi dilediğince yönet. Demokles, hayal bile edemeyeceği bu iltifat karşısında çok sevinmiş. Bir günün beyliği beylik diyerek, ertesi günü iple çekmeye başlamış. Ne var ki Dionysios o gece adamlarına emredip devamlı yanında gezdirdiği kılıcını, at kuyruğundan bir kıla bağlatarak tahtın tam üzerine astırmış.
Ertesi sabah büyük bir heyecan ve şevkle tahta oturan Demokles bir de bakmış ki başının tam üzerinde bir kılıç sarkmakta. Ha düştü, ha düşecek... Demokles tahta oturmuş oturm asına ama gün boyu soğuk ecel terleri dökmüş. Kralın kılıcı olduğu için de onu yerinden indirtmeye cesaret edememiş. Sonunda, anlamış ki can korkusu çekerek tahtta oturmak mutluluk değil, ancak işkence; bu şartlarda krallık da dıştan göründüğü gibi huzur ve mutluluk değil, bilakis korku ve tedirginlik kaynağıdır. Velhâsıl Demokles, bütün gün tahtta oturmasına rağmen hiçbir icraat yapamamış. Akşam olunca Dionysios kendisine: — Nasıl, demiş, Demokles, krallığın tadına vardın mı? Demokles cevap vermiş:
— Haşmetmeap, krallık tatlı olacaktı ama yazık ki kılıç Demokles'in değildi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)