[slideshow]
Beyaz Gecelerde Evlenilir…
Şehrin önemli noktalarında gezinmek gerekiyor; Tiyatro Meydanında Bolşoy Tiyatrosunun ihtişamlı cephesi beni selamlıyor. Moskovada her şey büyük demiştik; Kurtarıcı İsa Katedrali de bu büyüklükten nasibini almış bir katedral ona da bir merhaba diyorum ve Gorki parkına geçiyorum. Gorki parkıda aynı şekilde kocaman büyük bir park neşeyle el sallıyorum.
Benim için en önemli noktalarından birine varmak üzereyim. Tchaikovskeye’nin Kuğu Gölü’nü yazmasına ilham veren gölün kenarındayım. Göl gerçekten çok güzel ağaçların yansımaları gölle kucaklaşıyor. Gölde kuğu yerine ördekler var ama olsun. Tchaikovskiy’le aynı gölün kenarında yürüyorum ben şu anda. İnanamıyorum. Her yerde gelin-damat görmek mümkün. Buralara resim çektirmeye geliyorlar. İşte bir genç çift daha. Kız çok güzel. Tempolu bir şekilde gorki gorki gorki (öp öp öp) diyerek öpüşmelerini sağlıyorum. Çok mutluyum.
Beyaz gecelerde evlenmek Rusya’da bir modaymış herkesin modaya uyduğunu söylemem gerekiyor. Yavaş yavaş beyaz gecelerin sonuna yaklaştığımız için düğün mevsimi bitmek üzere hava artık 22.00 gibi kararıyor.
Tverskaya caddesi ana alışveriş caddesi ve her yerde gördüğüm Pizza Hutlar, Mc Donaldslar, Starbuckslar burada iyice göze çarpıyor. Bilboardlar Coca-Cola reklamları ile dolu. Değişim kendisini iyiden iyiye hissettiriyor burada.
Moskovada Stalin’in Yedi Kız Kardeşleri olarak bilinen birbirine benzer yedi yapı bulunmakta. Moskova Devlet Üniversitesi 240 metrelik boyuyla bunlardan en uzunu. Üniversitenin yanından yürürken karşıma bu sefer Lenin Kütüphanesi çıkıyor. Önünde ise Dostyovesk’nin kocaman bir heykeli var. Nefesim kesiliyor, aklıma Suç ve Ceza geliyor, Karamazof Kardeşler geliyor.
Rus halkı sürekli kitap okuyor. Heryerde. Metroda, parkta, otobüs beklerken başlar önde, akıllar satırların içinde kaybolmuş bir dolu insan. Gazete çok ucuz.
Buraya kadar gelip Nazım Hikmet’in mezarını görmeden dönmek olmaz. Mezarlıktan içeri biraz tedirgin giriyorum. Mezar taşları işlenmiş, nereyse her biri bir sanat eseri şeklinde. Anton Çehov, Nikolay Gogol, Sergey Prokofye ve Nikita Kruşçev gözüme çarpan isimler. Her taraf yapma çiçek dolu. Kışlar uzun ve sert olduğundan yapma çiçek getirmeyi tercih ediyor Rus halkı. Ve büyükçe bir meydan, hemen meydanda Nazım Hikmetin yeri bulunuyor. Mezar taşının üstüne ikinci karısı Vera’nın adı iliştirilmiş. Düşünceler içinde çıkıyorum oradan.
Aslında müze işini St. Petersburga bırakmış olmama karşın burada gitmek istediğim bir müze var. Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi. Beyaz mermerden yapılma klasik ön cephesiyle beni karşılıyor. İçinde Rembrand, Rubens, Van Gogh’un eserleri olan bölümü rüya aleminde gibi geziyorum. Diğer bölümde Manet, Monet, Picasso, Renoir’lar var. Çocuklar gibi bir tablodan ötekine koşuyorum. Bu aldığım coşkuyla bir müzeye daha gidesim geliyor…
Şehrin biraz dışında ama görülmeye değer Tchaikovskiy’nin müzesine gidiyorum. Daha sonradan müzeye dönüştürülmüş bu evi mektuplaştığı bir hanım arkadaşı kendisine hediye etmiş. Eserlerini bu bahçede gezip dolaşırken yazmış. Kendi el yazısından notalarının ve eşyalarının arasında geziniyorum. Piyanosuna içimi çekerek bakıyorum. Belki bana da biraz yetenek bulaşır diye piyanoya dokunmak istiyorum. Ama görevliler çok sert bakıyor dokunmaya cesaret edemiyorum. Dışarı çıkıyorum. Bahçe düzenlemesi çok güzel. Bankın üstünde de kocaman bir heykeli var. Madem piyanosuna dokunamadım o zaman heykeline dokunurum diyorum.Ve bana da yetenek bulaşması için heykeliyle bir fotoğraf çektiriyorum.
İstanbul kızı olarak artık nehirlere akma vaktidir diyorum ve Moskova Irmağına akıyorum. Moskova Irmağı, Oka Irmağının bir kolu… O da meşhur Volga ırmağıyla buluşuyor. Şilepler, tekneler, mavnalar usul usul nehirde yol alıyor biraz onları seyrediyorum.
Ve yavaş yavaş yorgunluk gelip beni buluyor, biraz dinlenmek lazım arkasından ver elini St. Petersburg.
3 Mayıs 2011
29 Nisan 2011
Moskova büyük... Çok büyük... 01-05 Ağustos 2010 Bölüm 1
[slideshow]
Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Küçüklüğümden beri bir kitap kurdu olan ben son kararımı verdim: Çok gezen bilir diyorum. Sanırım işin özü tecrübe etmekten geçiyor. Okumak oturduğunuz rahat koltuktan bir masal dünyasına geçmek gibi, halbuki gezmek gerçeği beraberinde getiriyor. Dokunuyorsunuz, acıkıyorsunuz, eğleniyorsunuz, üşüyorsunuz, yoruluyorsunuz, plan yapıyorsunuz, pişman oluyorsunuz. Kısacası her duyguyu tadıyorsunuz. Onun için gezelim diyorum… Ve yolum Rusya’ya düşüyor…
Birkaç senedir gitmek aklımdaydı ama malum Rusya’ya ancak Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında gidilir klişesine boyun eğmiştim. Ve bir türlü denk gelmedi. Geçen sene son dakikada grip salgını korkusundan gidememiştim. Sözün özü bu sene vakittir dedim son derece kararlı bir şekilde yola koyuldum.
Her yolculuk öncesi olduğu gibi listemi yaptım, eksiklikleri toparladım ve heyecan dalgası iki gün öncesinden beni yakaladı. Neden bilmiyorum her yolculuk öncesi çocuk gibi oluyorum, yüreğim pır pır ediyor, başım dönüyor, uyuyamıyorum. Bayılıyorum bu duyguya.
Ama uçakta bu durum tam doruk noktasındayken acaba her yeri gezebilecek miyim, neler olacak, başıma bir şey gelmez dimi endişesi heyecanın yerine geçiveriyor. Haritalarım, notlarım, kalemim hemen çantamdan çıkıveriyor. Bu sefer de her şey aynen tekrarlandı. Uçak Moskova semalarındayken işte bende tam bu duygular içindeydim.
Pencere kenarında oturup az sonra keşfedeceğim şehre yukardan bakmak hep zevkli gelir ve Moskova da beni o yemyeşil ormanlarıyla anında etkiledi... Uçak iniş için sağa sola doğru manevralar yaptıkça eeee burada her yer ormanmış diye şaşkınlık ve hayranlık duygusu aynı anda beni kuşattı. Kolay bir inişin ardından beni bekleyen uzun kuyruklar ve sert bakışlar oldu. Hepsini hallettikten sonra işte nihayet MOSKOVA!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Moskova’da caddeler büyük, ağaçlar büyük, köpekler büyük kendimi bir boy çekmiş gibi hissettim. On sekiz şeride varan araba yolu, karşıdan karşıya geçmek için sizin 20 dakikanıza mal olabilir. Genelde karşıdan karşıya geçişlerde alt geçidi kullanmak gerekiyor. Alt geçitlerde hediyelik eşya satan şirin dükkanlar mevcut. İlk uğrak yerim Arbat Caddesi oldu. Bizim İstiklal Caddesi. Dikkat etmek gereken şey iki tane Arbat Caddesi var. Trafiğe kapalı olan Old Arbat olarak geçiyor. Sağlı sollu şirin kafelerin, restorantların, hediyelik eşya dükkanlarının, sokak ressamlarının, sokak gösterilerinin olduğu bir cadde. Tabi ki çok kalabalık.
Madem Rusya’dayım buraya özgün bir şey yiyeyim diyorsanız hemen caddenin girişinde self servis bir rus lokantası var. Borç çorbası müthiş. Arkasından da Rusların kahve zinciri olan Cafe House da oturup bir kahve içip geleni gideni seyretmek çok keyifli. Bir de menüye yeni eklenmiş bir lezzet var, kahve değil böğürtlen suyu tavsiye ederim.
Her yerde her an dondurma tezgahları ve tezgahların önünde uzun kuyruklar görmek mümkün. Rusların en favori tatlısı dondurma. Pankartlardaki Magnum reklamlarında Angelina Jolie pek bi güzel. Ama Rus kızları daha da güzel. Hepsi mi güzel olur ??? Gerçekten hepsi güzel. Kalemle çizilmiş gibiler renkli gözler, kumral saçlar ve hepsi topuklu ayakkabı giyiyor. Hele metroda o topuklularla tık tık tık ne de hızlı yürüyorlar. Uçar gibi…
Tabi Moskova metrosu bir efsane. O koca kenti her köşesine kadar metroyla gezebilirsiniz ama bence siz taksiyle gezin. O metroda doğru yere gitmek imkansıza yakın; bir kere her yerde Kiril alfabesi var ve hiç kimse İngilizce bilmiyor ve istasyonlar üç dört geçişli olabiliyor. Bana kocaman bir örümceği anımsatan bir yapısı var. Metro istasyonları birer müze gibi kesinlikle gezmek gerekiyor. Heykeller, resimler, avizeli şık odalar insanın başını döndürüyor. Metroyla ilgili en çok hoşuma giden şey çok zekice düşünülmüş bir detay. Şehrin merkezine yani işyerlerine giderken istasyon anonsları erkek sesiyle yapılıyor sizi işteki erkek patronunuza hazırlıyor, şehir dışına yani eve dönerken ise istasyon anonsları kadınlar tarafından yapılıyor. Sizi evde bekleyen karınızın sesi gibi… Bir bilet 26 ruble gayet uygun.
Metrodaki rayların genişliği standart Avrupa raylarından farklı yapılandırılmış. Avrupa’da tren raylarının genişliği143.5 cm. Rusya’da daha fazla… Bunun sebebi savaş zamanında yenilirlerse diğer ülkelerden getirtilecek tren raylarının burada çalışmasına mani olmak. Yani bir nevi zorluk çıkartmak…
Taksiler ise başka bir alem. Her araba taksi, elinizi yukarı kaldırdığınız gibi bir sürü araba peş peşe duruyor. Mutlaka gerekli bir pazarlığın ardından yolculuğunuz başlıyor. Her büyük şehirde olduğu gibi trafik saatlerine yakalanmamaya çalışmak gerekiyor.
Soluğumu tutarak Kızıl meydana varıyorum. Büyükçe bir meydan. Kızıl adı o meydanda çıkan yangınlardan dolayı verilmiş. Gözlerimi kapatıyorum, yılbaşılarında havai fişek gösterilerinin yapıldığı meydandayım işte. Bir de kış mı gelmek lazım ne diye düşünüyorum. Sen Vasil Kilisesi hemen yanıbaşımda bir masal aleminden çıkmış gibi renklere sahip. Soğan kubbeler çok şeker… Peter Pan biraz sonra ortaya çıkacak bence. Burada biraz kalmak lazım diyorum ve meydanda biraz dolanıyorum. Kremlinin duvarlarının yanında volta atıyorum arkasından Kremlin’den içeri giriyorum. Kremlini gezebiliyorsunuz hem de içerde devlet büyükleri çalışırken. Çok değişik bir duygu. Yönetimin kararları hemen yanıbaşımda alınıyor. KGB binası da yakınlarda.
Bahçede hiç kullanılmamış ama kocaman bir çar topu ve çar çanı var. Gezi bitince Borovitski Kapısından çıkılınca Aleksandr Bahçeleri ve hemen ardından Meçhul asker anıtına ulaşılabiliyor. Rusyada bu anıtlardan pek çok noktada var. Anıtların özelliği ateşin hiç sönmeyişi. Bitmek bilmeyen savaşlar süresince ölmüş onca insanın ruhunun anısına hiç sönmüyor bu ateş. Ateşe uzun uzun baktım hüzünlendim.
Kızıl Meydanın karşısında GUM adı verilen bir çarşı var. Rusça adının başharfleri. İçerde tüm batı markaları mevcut.
Kızılmeydan’a gece bir daha gidiyorum. Her yer ışıl ışıl. Bu meydanı gece de mutlaka görmek gerekiyor.
Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Küçüklüğümden beri bir kitap kurdu olan ben son kararımı verdim: Çok gezen bilir diyorum. Sanırım işin özü tecrübe etmekten geçiyor. Okumak oturduğunuz rahat koltuktan bir masal dünyasına geçmek gibi, halbuki gezmek gerçeği beraberinde getiriyor. Dokunuyorsunuz, acıkıyorsunuz, eğleniyorsunuz, üşüyorsunuz, yoruluyorsunuz, plan yapıyorsunuz, pişman oluyorsunuz. Kısacası her duyguyu tadıyorsunuz. Onun için gezelim diyorum… Ve yolum Rusya’ya düşüyor…
Birkaç senedir gitmek aklımdaydı ama malum Rusya’ya ancak Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında gidilir klişesine boyun eğmiştim. Ve bir türlü denk gelmedi. Geçen sene son dakikada grip salgını korkusundan gidememiştim. Sözün özü bu sene vakittir dedim son derece kararlı bir şekilde yola koyuldum.
Her yolculuk öncesi olduğu gibi listemi yaptım, eksiklikleri toparladım ve heyecan dalgası iki gün öncesinden beni yakaladı. Neden bilmiyorum her yolculuk öncesi çocuk gibi oluyorum, yüreğim pır pır ediyor, başım dönüyor, uyuyamıyorum. Bayılıyorum bu duyguya.
Ama uçakta bu durum tam doruk noktasındayken acaba her yeri gezebilecek miyim, neler olacak, başıma bir şey gelmez dimi endişesi heyecanın yerine geçiveriyor. Haritalarım, notlarım, kalemim hemen çantamdan çıkıveriyor. Bu sefer de her şey aynen tekrarlandı. Uçak Moskova semalarındayken işte bende tam bu duygular içindeydim.
Pencere kenarında oturup az sonra keşfedeceğim şehre yukardan bakmak hep zevkli gelir ve Moskova da beni o yemyeşil ormanlarıyla anında etkiledi... Uçak iniş için sağa sola doğru manevralar yaptıkça eeee burada her yer ormanmış diye şaşkınlık ve hayranlık duygusu aynı anda beni kuşattı. Kolay bir inişin ardından beni bekleyen uzun kuyruklar ve sert bakışlar oldu. Hepsini hallettikten sonra işte nihayet MOSKOVA!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Moskova’da caddeler büyük, ağaçlar büyük, köpekler büyük kendimi bir boy çekmiş gibi hissettim. On sekiz şeride varan araba yolu, karşıdan karşıya geçmek için sizin 20 dakikanıza mal olabilir. Genelde karşıdan karşıya geçişlerde alt geçidi kullanmak gerekiyor. Alt geçitlerde hediyelik eşya satan şirin dükkanlar mevcut. İlk uğrak yerim Arbat Caddesi oldu. Bizim İstiklal Caddesi. Dikkat etmek gereken şey iki tane Arbat Caddesi var. Trafiğe kapalı olan Old Arbat olarak geçiyor. Sağlı sollu şirin kafelerin, restorantların, hediyelik eşya dükkanlarının, sokak ressamlarının, sokak gösterilerinin olduğu bir cadde. Tabi ki çok kalabalık.
Madem Rusya’dayım buraya özgün bir şey yiyeyim diyorsanız hemen caddenin girişinde self servis bir rus lokantası var. Borç çorbası müthiş. Arkasından da Rusların kahve zinciri olan Cafe House da oturup bir kahve içip geleni gideni seyretmek çok keyifli. Bir de menüye yeni eklenmiş bir lezzet var, kahve değil böğürtlen suyu tavsiye ederim.
Her yerde her an dondurma tezgahları ve tezgahların önünde uzun kuyruklar görmek mümkün. Rusların en favori tatlısı dondurma. Pankartlardaki Magnum reklamlarında Angelina Jolie pek bi güzel. Ama Rus kızları daha da güzel. Hepsi mi güzel olur ??? Gerçekten hepsi güzel. Kalemle çizilmiş gibiler renkli gözler, kumral saçlar ve hepsi topuklu ayakkabı giyiyor. Hele metroda o topuklularla tık tık tık ne de hızlı yürüyorlar. Uçar gibi…
Tabi Moskova metrosu bir efsane. O koca kenti her köşesine kadar metroyla gezebilirsiniz ama bence siz taksiyle gezin. O metroda doğru yere gitmek imkansıza yakın; bir kere her yerde Kiril alfabesi var ve hiç kimse İngilizce bilmiyor ve istasyonlar üç dört geçişli olabiliyor. Bana kocaman bir örümceği anımsatan bir yapısı var. Metro istasyonları birer müze gibi kesinlikle gezmek gerekiyor. Heykeller, resimler, avizeli şık odalar insanın başını döndürüyor. Metroyla ilgili en çok hoşuma giden şey çok zekice düşünülmüş bir detay. Şehrin merkezine yani işyerlerine giderken istasyon anonsları erkek sesiyle yapılıyor sizi işteki erkek patronunuza hazırlıyor, şehir dışına yani eve dönerken ise istasyon anonsları kadınlar tarafından yapılıyor. Sizi evde bekleyen karınızın sesi gibi… Bir bilet 26 ruble gayet uygun.
Metrodaki rayların genişliği standart Avrupa raylarından farklı yapılandırılmış. Avrupa’da tren raylarının genişliği143.5 cm. Rusya’da daha fazla… Bunun sebebi savaş zamanında yenilirlerse diğer ülkelerden getirtilecek tren raylarının burada çalışmasına mani olmak. Yani bir nevi zorluk çıkartmak…
Taksiler ise başka bir alem. Her araba taksi, elinizi yukarı kaldırdığınız gibi bir sürü araba peş peşe duruyor. Mutlaka gerekli bir pazarlığın ardından yolculuğunuz başlıyor. Her büyük şehirde olduğu gibi trafik saatlerine yakalanmamaya çalışmak gerekiyor.
Soluğumu tutarak Kızıl meydana varıyorum. Büyükçe bir meydan. Kızıl adı o meydanda çıkan yangınlardan dolayı verilmiş. Gözlerimi kapatıyorum, yılbaşılarında havai fişek gösterilerinin yapıldığı meydandayım işte. Bir de kış mı gelmek lazım ne diye düşünüyorum. Sen Vasil Kilisesi hemen yanıbaşımda bir masal aleminden çıkmış gibi renklere sahip. Soğan kubbeler çok şeker… Peter Pan biraz sonra ortaya çıkacak bence. Burada biraz kalmak lazım diyorum ve meydanda biraz dolanıyorum. Kremlinin duvarlarının yanında volta atıyorum arkasından Kremlin’den içeri giriyorum. Kremlini gezebiliyorsunuz hem de içerde devlet büyükleri çalışırken. Çok değişik bir duygu. Yönetimin kararları hemen yanıbaşımda alınıyor. KGB binası da yakınlarda.
Bahçede hiç kullanılmamış ama kocaman bir çar topu ve çar çanı var. Gezi bitince Borovitski Kapısından çıkılınca Aleksandr Bahçeleri ve hemen ardından Meçhul asker anıtına ulaşılabiliyor. Rusyada bu anıtlardan pek çok noktada var. Anıtların özelliği ateşin hiç sönmeyişi. Bitmek bilmeyen savaşlar süresince ölmüş onca insanın ruhunun anısına hiç sönmüyor bu ateş. Ateşe uzun uzun baktım hüzünlendim.
Kızıl Meydanın karşısında GUM adı verilen bir çarşı var. Rusça adının başharfleri. İçerde tüm batı markaları mevcut.
Kızılmeydan’a gece bir daha gidiyorum. Her yer ışıl ışıl. Bu meydanı gece de mutlaka görmek gerekiyor.
Kabak mücver...
Kabak mücver malzemeleri
2 kabak2 dal dereotu
1-2 dal taze soğan
1 çorba kaşığı un (30 gr)
1 yumurta akı
1 tatlı kaşığı rendelenmiş kaşarpeyniri ya da beyazpeynir
Tuz, karabiber Kızartmak için sıvıyağ
Kabakları temizleyip iri iri rendeleyip fazla suyunu sıkın. Yumurta akını ayrı bir kapta kar halinde çırpın. Dereotunu ve taze soğanları yıkayıp kıyın.
Unu bir kaba alıp kaşarpeyniri, tuz ve karabiberle harmanlayın. Dereotu, taze soğan ve kabağı ekleyip karıştırın. Yumurta akını azar azar ilave ederek yedirin. Düzgün bir karışım elde edinceye kadar karıştırın.
Kızartmak için sıvıyağı tavada kızdırıp kabaklı karışımdan kaşık kaşık alarak ilave edin. İki tarafı da kızarınca kâğıt havlu üzerine alıp fazla yağını çektirin.Sıcak olarakservisyapın.
Kelebeğin Rüyası- Usta yazar Deng Ming-Dao'dan... Kendi Taocu ustasının yaşam öyküsünü anlattığı üçlemede derin Taocu felsefesinin ve gizemli uygulamalarının gerçek bir sentezini sunmaktadır
Bestseller yazarı Deng Ming-Dao'nun kendi Taocu ustasının yaşam öyküsünü anlattığı bu üçleme, derin Taocu felsefesinin ve gizemli uygulamalarının gerçek bir sentezini sunmaktadır. Bu kitap üçlemenin ilk kitabı olarak Gezgin Taocu adlı eserdir.
Hayat her şeyin tersini görecek kadar uzundur… İngiliz Atasözü
Allah cömertçe verirken, “Ben bunları zaten hak ettim” demeyeceksin, geri alırken de, “Neden benden alıyorsun?”diye sorgulamayacaksın. Veren de o, alan da. Bize sadece kabullenmek ve sabretmek düşüyor. İngiliz atasözünü unutma: “Hayat her şeyin tersini görecek kadar uzundur… ” Prof.Dr.Arman Kırım
27 Nisan 2011
30 Nisanda Yıldız Parkında Dünya Taici ve Çigong gününü kutluyoruz... Herkes davetlidir...
30 Nisan 2011 DÜNYA TAİCİ ÇÜEN ve ÇİGONG GÜNÜ ÜCRETSİZ ETKİNLİĞİ 14.00-15.00 Seçkin Köknar Wudang Tai Çi Çigong 15.00-16.00 Ergül Ergün Sekiz Sırmalı Çigong (Sekiz Brokar-Baduan Jin) 16.00-17.00 Hakan Onum Taiji Çigong (On Sekiz Kalıp - Shiba Shi) 17.00-17.40 Birden Güngören, Şebnem Özkan, Sevim Savaşçı Yaban Kazı Çigongu (Dayan Qigong) Gösterisi 17.40-18.40 Esat Ataç Wu Stili Tai Çi Çüen Yer: Yıldız Parkı Bağlantı: Ergül Ergün Kirazcı siyatsu@gmail.com, 0537 306 51 75 Saat 13.45'te Yıldız Parkı Sahil yolu giriş kapısında buluşuyoruz. Etkinlik Kapıdan yaklaşık 100-200 mt ileride sağdadır. 30 Nisan günü şiddetli yağış yoksa etkinliği gerçekleştireceğiz. Etkinliğe Taiçi ve Çigong bilen, bilmeyip de öğrenmek isteyen herkes davetlidir. |
26 Nisan 2011
Meraklı genç deve...
Meraklı genç deve annesine sormuş
- Anne niye bizim ayaklarımız bu kadar büyük?"
Anne deve hemen cevap vermiş:
- Çölde kuma batmamak için.
Genç deve tekrar sormuş:
- Peki kirpiklerimiz niye bu kadar gür.
Anne tekrar cevap vermiş:
- Çölde kum fırtınalarında kum kaçmasın diye.
Merakı yatışmamış olan genç deve bir soru daha sormuş:
- Bizim niye hörgüçlerimiz var.
Anne deve sabırla yanıtlamış :
- Çölde çok uzun süre susuz idare edebilmek için suyu hörgüçlerimizde depolarız.
Sonunda dayanamayan genç deve son kez sormuş :
- Peki bizim bu hayvanat bahçesinde ne işimiz var?!!
24 Nisan 2011
Çukulatalı sufle...
Malzemeler
125 gr margarin
125 gr bitter çikolata
50 gr un
50 gr toz şeker
3 adet yumurta
Hazırlanışı
Bir karıştırma kabının içerisinde yumurtalar köpük köpük olana kadar çırpılır. Diğer tarafta margarin eritilir ve ocağın altı kapatılır, bitter çikolatalar kırılıp yağın üzerine eklenir. İyice karıştırılır. 50 gr toz şeker ve 50 gr un eklenir mikserle çırpmaya devam edilir. Hazırlanan karışım 15 dk dinlendirilirse daha iyi kabarır. 5 adet sufle kasesi önce margarin ile yağlanır ve bolca unlanır. Kaselerin kenarlarına damlatmadan doldurulur. Önceden ısıtılmış 240 derece fırında 7 dk pişirilir. Kaseler ıslak bezin üzerine çıkarılırsa kolay çıkacaktır. Şimdiden afiyet olsun.
Acı vermeyi bırak...
Bir kalbe, bir bedene ve bir zihine sahip oldugumuz surece aci cekmek kacinilmaz. Bizler mutluluk pesinde kosarken, acimizdan kurtulmaya calisirken bilerek ya da bilmeyerek birbirine aci veren aci kardesleriyiz.
Mutlu olmak istiyorsak ilk olarak aci vermeyi birakmaliyiz. Aci icin bir sebep olmayi birakmaliyiz. Tanri hepimize bu kararlilikla yola cikma gucu ve farkindaligi versin. .
Cem Şen
Sevgi… Her şeyin ilacıdır…
Arka Bahçe...
birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız
kim karar verebilir birbirine dokunan taş ve su hakkında,
kimin kimi ayakta tuttuğuna,
ve günün aslında kumdan, tuzdan ve ışıktan oluşmadığına?
boşlukları doldurduğumuzda belirecek hayatın anlamı,
taşı ve suyu doğru yorumladığımızda,
bir yarı öbür yarıyı anlayacak:
olgunluk bize yaban meyvesi gibidir;
gevşek ağızlarımıza dokunan zehir!
kim sana verdiklerimi, senden aldıklarımı çözebilir?
birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız,
hayalleri dik tutmak gerekir
ben yumuşak tuşlarına basacağım hayatın
sen çatıyı kur.
sırları soracağım ben,
sen hayatın anlamını ara.
yazın yönünü değiştireceğim ben
sen yolculuğa çık.
ben arka bahçeyi özleyeceğim
sen inat et...
Birhan Keskin
Sen olmasan, bu evrenin şiirinde, güzelliğinde birşeyler eksik kalır.. Bir şarkı,bir nota eksik kalır, bir boşluk olur...
Sen olmasan, bu evrenin şiirinde, güzelliğinde birşeyler eksik kalır.. Bir şarkı,bir nota eksik kalır, bir boşluk olur; hiç kimse sana bunu söylemedi."Osho
Kadıköy Süreyya Operasında Don Kişot Son Temsiller... İstanbullular mutlaka gidin...
http://youtu.be/Htg4V37TxDs
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)