27 Eylül 2011
Venus in the Tower by Round Mountain, Santa Fe, NM - 1/12/08...
Zeytinli, kaşerli, biberli mini pizza lezzeti...
• 4-4,5 su bardağı un
• 1 su bardağı yoğurt
• 1 su bardağı sıvıyağ
• 1 tatlı kaşığı tuz
• 1 paket kabartma tozu
• 1 adet yeşil biber
• 1 çay bardağı çekirdekleri çıkarılmış zeytin.
• 2 adet domates
• 1 avuç taze fesleğen
• 2-3 yemek kaşığı zeytinyağı
• Tuz
• Karabiber
• 1,5 su bardağı kaşar rendesi
Yapılışı
1. Yoğurt, sıvıyağ, tuz, un ve kabartma tozunu karıştırarak yoğurup pizzanın hamurunu hazırlayın.
2. kaşar ile domatesleri ayrı ayrı rendeleyin.
3. Biberleri de ince ince doğrayarak, domatesler ile birlikte zeytinyağında ocakta suyu çekilene kadar pişirip, içine tuz ve karabiber ekleyin.
4. İnce kıydığınız fesleğenleri ocaktan alırken karışıma ekleyin.
5. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alarak küçük pizza hamuru şeklini verip, yağlı kâğıt üstüne alın.
6. Üzerlerine domates sosu ekleyip, domatesli biberli malzemeyi ve zeytinleri koyun.
7. Önceden ısıtılmış 180 °C fırınsa üstleri kızarana kadar pişirin.
8. Çıkarılmasına yakın üzerine kaşar peyniri serpiştirin ve erimesini sağladıktan sonra çıkarın.
Afiyet olsun.
//
Her derde deva ''lavanta''...
Lavanta yatıştırıcı etkiye sahiptir ve uykusuzluğa iyi gelir. Çamaşırlarınızın arasına koyacağınız lavanta kesecekleri güzel ve saf kokusunun yanı sıra, rahatlamanıza da yardımcı olur. Mide ve bağırsak rahatsızlıklarında etkili olmasının yanı sıra, baş ağrılarına da iyi gelir. İştah açar, sindirim sistemini olumlu etkiler.
Kültürü Bulgaristan, İngiltere, AB Devletleri ve Kuzey Afrika ülkelerinde yapılan lavanta, bugün Batı Akdeniz Bölgesi’ne yayılmıştır. Yabani olarak Güney Fransa’da, Orta İtalya’da, Yugoslavya’da, İspanya’da ve Yunanistan’da yaygın durumdadır.
Kare kesitli ve yeşil renkli gövdesi ikinci yılında odunsu yapıya kavuşur. Kü.ük, çok kokulu, lavanta mavisi çiçekleri 5-15 cm uzunlukta başaklar üzerinde yaz mevsiminde açar.Drog olarak kullanılan çiçekler, Temmuz ve Ağustos aylarında, henüz tomurcuk halinde iken toplanmalıdır. Saplarıyla birlikte toplanan çiçekler, demet halinde bağlanıp, gölge bir yere asılarak kurutulur. İyice kuruduktan sonra, çiçekler saptan ufalanarak ayrılır.
Nelere faydası vardır?
- Uykusuzluğa iyi gelir
- Sinirleri yatıştırır
- Merkezi sinir sistemi ve üst solunum sinir sistemini olumlu etkiler
- İshale iyi gelir
- Mide ve bağırsak rahatsızlıklarında tedavi edici etkisi vardır
- Migren ve baş ağrılarında etkilidir
- İştah açar
- Sindirim sistemini uyarır ve yatıştırır
- Kan basıncı düşük olan kişilerin basıncını dengeler
- Siniri zayıf olan kişilerin sinirlerini yatıştırır
-Saç dökülmesine iyi gelir
-Karaciğeri destekler
Nasıl kullanılır?
Lavanta çayı:1-2 çay kaşığı çiçek, 1 bardak kaynar suda haşlanır ve 10 dakika demlenmesi beklenir. Biraz balla tatlandırılabilir. Baş ağrısına iyi gelir, sinirleri yatıştırır.
Lavanta banyosu: 100 gram lavanta çiçeği 2-3 litre suya eklenir ve kaynatılır. Süzülerek banyo suyuna eklenir. Çeyrek saat yapılan bu banyo oldukça rahatlatıcı ve gevşeticidir.
Lavanta keseleri: Kurutulmuş lavanta çiçekleri kumaş bir kesenin içine konulup giysi dolabı ve yastıkların altına konulabilir. Bu şekilde kokusu hem güzel bir hava verecek, hem de rahatlatacaktır.
Lavanta toniği: Kaynatıp süzdükten sonra soğutacağınız lavanta toniği, hücrelerinizin hızlı değişimine yardımcı olacaktır. Ayrıca akne tedavisinde de etkilidir.
not:Tabiki kullanmadan önce doktorunuza danışınız...
Annenin yüreğinde büyümek...
Okulda birinci sınıf öğrencileri, bir aile resmi hakkında tartışıyorlardı. Resimdeki küçük erkek çocuğunun saç rengi ailenin diğer aile üyelerinin saç renklerinden farklıydı. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun evlat edinilmiş olduğunu ileri sürdü ve bunun üzerine Jocelynn Jay adındaki bir kız öğrenci şunları söyledi: “Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim, çünkü ben de evlatlığım.”
Bir başka çocuk, “Evlat edinilmek ne demektir ?” diye sordu.
Jocelynn söyle yanıtladı onu: “Annenin karnında değil, yüreğinde büyümen demektir.”
Bana Bir Adım Gelene, Ben Üç Adım Gidiyorum ...

İyi Niyetlerimde Kampanya Yaptım..
Bana Bir Adım Gelene, Ben Üç Adım Gidiyorum :)))
Şu köşelerdeki boşluklara gelince, onlar karşılıksız sevmelerimden başka bir şey değil...
Bir zamanlar, genç bir adam küçük bir şehrin meydanında durmuş, yüksek sesle yüreğinin o civarın en güzel yüreği olduğunu ilan ediyordu. Etrafında toplanan insanlar, onun elinde tuttuğu yüreği görünce hayranlık sesleri çıkardılar. Gerçekten de kusursuz bir yürekti gencinki. Üzerinde en küçük bir çizik veya buruşukluk bile yoktu. Herkes aynı ağızdan onu doğruladı: Evet, kesinlikle gencin yüreğinden daha güzel bir yürek görmemişlerdi! Onlarında desteğini alan genç, daha yüksek sesle yüreğiyle övünmeye ve gururlanmaya başladı.Derken, kalabalığın içinden yaşlıca bir adam sıyrıldı ve gence doğru yaklaşıp şöyle dedi: “Korkarım, senin yüreğin benimki kadar güzel değil, genç arkadaşım!”
İnsanlar ve genç adam yaşlı adamın elinde tuttuğu yüreğe baktılar. Güçlü atıyordu, ama üzeri yara bere ile doluydu, kimi kısımları kopmuş ve onların yerine konulanlar tam uymadığı için çıkıntılar oluşmuştu. Dahası, bir sürü köşesinde de boşluklar vardı. Belli ki, buralarda kopan parçaların yerine bir şey konulmamıştı.
... Bu kalbe bakan herkesin aklına aynı soru geliyordu: Bu adam nasıl olur da en güzel yüreğin kendisininki olduğunu söyleyebiliyordu?
Genç adam kalabalığın sözcülüğünü üstlenip yaşlı adamın yüreğine bakıp güldü:
“Şaka yapıyor olmalısın amca!” dedi. “Bir senin yüreğine bak, bir benimkine. Seninki, çiziklerle, yaralarla, gözyaşlarıyla dolu, benimki ise tertemiz ve bir çizik bile yok üzerinde.”
Evet!” dedi yaşlı adam. “Seninki güzel görünüyor, ama dünyaları versen yüreklerimizi değişmem.” Sonra da kendi yüreğini gence doğru uzatıp anlatmaya başladı:
“Şu yaralar, çizikler var ya, onların her biri sevgimi verdiğim bir insanı temsil ediyor. Her birine yüreğimin bir parçasını koparıp verdim. Onlar da kendi sevgilerini verdiler bana. Yüreklerinden koparıp verdikleri parçaları kendi yüreğimdeki boşluklara ekledim. Ama parçalar tam tamına uymadığı için bazı yerler gördüğün gibi çıkıntılı oldu. Böylesi daha iyi, çünkü bu çıkıntılar, parçaların birbirine tam uymayışı, bana paylaştığım sevgileri hatırlatıyor.”
“Şu köşelerdeki boşluklara gelince, onlar karşılıksız sevmelerimden başka bir şey değil. Ben sevgimi verdim, ama karşılığını alamadım. Kim bilir, günün birinde belki o köşeler de dolacak. Ama yine de, bana insanları karşılıksız sevmeyi hatırlattıkları için hoşuma gidiyorlar.”
“Şimdi söyle bakalım delikanlı, gerçek güzelliği anladın mı?”
Gözyaşları yanaklarından süzülen genç adam yaşlı adama doğru yürüdü. Elimdeki yüreğinden bir parça koparıp titreyen ellerle karşısındaki adama uzattı. Yaşlı adam bu sevgi ikramını kabul edip o parçayı yüreğine ekledi. Sonra yaralı bereli yüreğinden bir parça alıp genç adamın yüreğindeki boşluğa yerleştirdi. Parça oraya tam uymamıştı, girintiler çıkıntılar vardı.
Genç adam, yüreğine baktı, eskisi kadar mükemmel değildi belki, ama çok daha güzeldi. Çünkü, yaşlı adamla paylaştığı sevginin işareti duruyordu üzerinde.
İki insan sevgiyle kucaklaştılar, sonra kol kola kalabalığı yararak oradan uzaklaştılar...
Kaybetmekten mi korkuyorsun; kaybet... ama sonra yeniden kalk...
Kaybetmekten mi korkuyorsun; kaybet.Düşmekten mi korkuyorsun; düş.
Yaralanmaktan mı korkuyorsun; yaralan.
Sonra iyileş.
Yeniden kalk.
Yeniden başla.
Yeniden sev.
Yeniden âşık ol.
Bir daha mı düştün?
Bir daha kalk.
Er ya da geç, beklediğin gelecek.
Er ya da geç aradığın seni bulacak
Ama sen bir kez yıldın mı, korktun mu, maskeni yüzüne geçirip kalkanlarını kuşandın mı, o zaman bitecek.
Beklediğin her ne ise asla gelmeyecek...
26 Eylül 2011
Koyun ciğeri nerede daha uzun süre dayanırsa Eskişehir oraya kurulacaktı...
Koyun ciğeri nerede daha uzun süre dayanırsa Eskişehir oraya kurulacaktı...
Eskişehir’deki ikinci günümde sabah erkenden kalktım ve doğruca Bilim ve Sanat Parkı’na gittim... Burada trenle bütün parkı gezebiliyorsunuz. Yemyeşil kocaman bir alan, suni göl bile yapılmış. Üstünde su kayağı bile yapılabiliyormuş... Bir de meşhur gemisi var bu parkın... Korsan gemisi... İçeriye ziyaretçi alındığını duyunca çok sevindim ve hemen gemiyi gezmeye koştum... Verilen bilgiye göre Amerika böyle bir gemiyle keşfedilmiş. Orasını bilmem ama gemide koşturmak çok keyifliydi...
Parktan çıkıp Haller Gençlik Merkezi’ne gittim... Burası kafelerin, restoranların olduğu şirin bir merkez. Şansıma “Parçalı Bohça” sergisi varmış. Hemen içeri girdim... Parça parça kumaştan yapılmış, yorganlar, yastık kılıfları, havlular, elbiseler sergilenmişti... Okuduğum bir kitap aklıma geldi... Kadın kendini şöyle tanımlıyordu... Ben parçalı bohça gibiyim içimde herşeyden biraz var ama hiçbir şeyde uzmanlaşamıyorum...Biraz şikayet eder gibiydi kendinden... Parçalı bohça olma fikrini sevdiğimi düşünüp merkezden çıkıyorum... Kapının önünde bembeyaz atlı arabalar var... İsteyen bunlara binip keyifli bir gezi yapabilir ama benim vaktim yok kiii doğru Kent Park’a gidiyorum...
Kent Park şehrin su sporları merkezi gibi... İki açık bir kapalı yüzme havuzu var. Ama beni esas şaşırtan yapay plajı... Bildiğimiz basbayağı plaj yapmışlar buraya... Şemsiyeler, şezlonglar yanyana dizilmiş... Üstelik suyu da klorlayıp yüzmeye uygun hale getirmişler... Hava biraz sıcak olsa plajda yürüyüp suya giricem... Plaj da ufak falan değil. Yaklaşık 400 metre uzunluğunda... Bildiğin plaj... Çok etkileniyorum... Ardından biraz daha ileride göletin kenarına yaptıkları restoranda oturup birşeyler atıştırıyorum... Hava rüzgarlı ama yine de dışarda suyun kenarında oturmaktan mutluluk duyuyorum...
Yolcu yolunda gerek diyerek kalkıp Odunpazarı’na geçiyorum... Odunpazarı Eskişehir’in ilk yerleşim yeriymiş. Rivayete göre buraya gelen halk şehri nereye kuracağına karar veremiyor... İki nokta var düşünülen biri Porsuk çayının kenarı , diğeri ise biraz daha tepede olan Odunpazarı bölgesi... Bunun üzerine iki tane koyun ciğerini alıp bu iki yere asıyorlar. Ciğerlerden hangisi daha çok dayanırsa oraya kenti kurmaya karar verecekler... Ve Odunpazarı’ndaki ciğer daha çok dayandığı için Odunpazarı’na yerleşiyorlar.
Odunpazar evleri çok güzel... Daracık sokakların kenarlarında iki katlı ahşap evleri görmek çok keyifli... Sokağa bakan tarafta evin giriş kapıları arka tarfta ise bahçeleri oluyormuş... Bir de evlerin pencere kenarları öyle güzel ki... Tahtadan çerçevelenmiş gibi... Evler ise rengarenk... Yeşili, turuncusu, sarısı beyazı dipdipe yaşayıp gidiyorlar...Bir
de ikinci tip evler var. Onlar bahçe içinde daha büyük... Üç kata kadar olabiliyormuş... Onlarda evin en değerli odası köşe odaymış... İki tip evi de çok beğeniyorum,
aralarında bir seçim yapamıyorum... Ama önemli olanın evin dış güzelliğinin değil de evin içindeki huzurun olduğunu kendime tekrarlıyorum...
Odunpazarı’nda şansıma “Pazar” kurulmuş... Pazar’da gezinmeyi çok sevdiğimden hemen pazara yöneliyorum... Buraların meşhur çöreği olan haşhaşlı çörek alıyorum... Tadı
muazzam... Pazarda gezindikten sonra, bir de bu daracık yollarda kaybolmak istiyorum... Çıkmaz sokaklara girip çıkıyorum... Odunpazarı’nın model evlerini satan bir
dükkandan küçük bir ev alıyorum... Vakit hızlıca akıp geçiyor... Artık yavaş yavaş İstanbul’a dönmek için yola koyulmalıyım...
Buralara kadar gelip de Frig Vadisi’ni ve Yazılıkaya’yı göremediğime bin pişmanım... Ama kendimi avutuyorum: “Ne güzel Eskişehir’e bir kere daha gelmem için bahane çıktı” diye düşünüyorum... Bu bölgenin doğal termal kaynak suları çok meşhur olduğu için bir de hamama giderim diye kendime not düşüyorum...
Sağlıcakla,
Ne istediğiniz ve ne istemediğiniz konusunda olabildiğince açık olmaya çalışın...
Günlük hayatın ayrılmaz parçası stresle baş etmenin etkin ve az bilinen bir yolu da "Hayır!" demesini öğrenmek... - İşyerinizde çat kapı sizi ziyarete gelen arkadaşınıza çok yoğun olduğunuzu söyleyemiyor musunuz? - Lokantada yağsız istediğiniz salatayı yağlı getirdiklerinde "neyse.." diyerek alıkoyuyor ve söylene söylene yiyor musunuz? - Sizden istenenleri asla reddedemiyor musunuz? - Bir grup konuşmasında insanlarla aynı fikirde olmadığınızı söyleyemiyor musunuz? - Haksızlığa tahammül edemediğinizi düşündüğünüz için kuyrukta önünüze geçenlere avazınız çıktığı kadar bağırıyor musunuz?Kulübe hoş geldiniz, atılganlık (assertiveness) becerinizi geliştirmeniz gerekiyor! Davranış bilimi alanında yapılan araştırmalar gösteriyor ki, pasif (edilgen) ya da agresif (saldırgan) iletişim yollarını daha çok kullanan insanlar stresten ve zamanı iyi kullanamamaktan da muzdarip. Pasif iletişim tarzı baskın olan kişiler, hayır diyemeyen, genelde başkalarının fikirlerini paylaşan ve bunun sonucunda üzüntü ve yılgınlık yaşayan kişilerdir. Bunun tam tersi olan agresif davranış şekli baskın olanlar ise, başkalarının haklarını hiçe sayan, her koşul altında hakkını öfkeyle arayan kişilerdir. Psikolojik sağlık açısından baktığımızda her ikisi de aynı miktarda stres vericidir.Atılganlık ise her ikisi de değildir. Atılgan davranışı basitçe, fikirlerimizi öfkelenmeden ifade etmek, istemediğimiz şeyler için hayır diyebilmek becerisi olarak tarif edebiliriz.
...
Atılgan insanlar yalnızca sözcükleriyle değil, beden dilleri ve ses tonlarıyla da karşı tarafa fikirlerini kararlı ancak kırıcı olmayan bir şekilde iletebilirler.
İşte daha atılgan olmak için birkaç ipucu:
Ne istediğiniz ve ne istemediğiniz konusunda olabildiğince açık olmaya çalışın: Yanlış: çok geç kalma! Yanlış: Hele bir geç kal da...! Doğru: ....saat 5'den önce evde olmanı isterim.
Vermek istediğiniz mesajı sahiplenin başka bir değişle "ben dili" kullanın: Yanlış: yanlış düşünüyorsun! Doğru: ben senin gibi düşünmüyorum. Yanlış: bak yine beni kızdırıyorsun. Doğru: eve bu saatte gelmene sinirleniyorum.
Değişmesini istediğiniz durum ya da davranışı söyleyin ve sizin nasıl olmasını tercih ettiğinizi ekleyin. Yanlış: Yine geç kaldın! Doğru: Toplantıya geç gelmene sinirleniyorum, bir dahaki sefere vaktinde gelmeni istiyorum.
Unutmayın, atılgan davranış dürüst bir tutumdur ve başkalarına saygı göstermeyi de içine alır. Alışkın olmadığınız için başta kullanmakta zorluk çekseniz bile, yalnız kaldığınızda deneyerek ve önce basit durumlarda kullanarak, yavaş yavaş öğrenebilirsiniz.
´Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim demeyeceksin...
Bir an için su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın... Unutma! Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!...Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler, onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamanda! Sen hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi özel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi yaşam kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol.
Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil! Tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma; sana ´felaket´ denmesin. Vadiler ve ovalar varken önünde, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep elinde olacak...
Ya dilini tutmayı öğreneceksin, ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Düşüneceksin, kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin, anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da, senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın... Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin ´kıyıya yanaşmasını´ bekleyeceksin!.. ´Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..´ demeyeceksin.
´Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!..´ demeyeceksin. Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın ama maalesef değil... Ağzını açıp ´Şelaleden dökülen suyu´ içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?... Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü?... Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi! Hadi... Sen şimdi ´su olduğunu´ düşün ve kendini ´su gibi´ hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı... Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa... Ve yine su gibi ´bir küçük bardağın içine´ sığdır ki kendini, girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Yaşam ver... Vazgeçilmez ol...
Murat Gökmen...
Foto çekmeyi sevenlerin yeni çılgınlığı ''Instagram'' nedir???
Iphone için geliştirilen fotoğraf paylaşma uygulamasıdır ... Şu an için sadece iPhone uygulamasına sahip olan Instagram çok kısa bir sürede 7 milyon kişi tarafından kullanılır hale geldi. Peki bu uygulamayı bu kadar popüler yapan ya da diğerlerinden ayıran neydi? iPhone ile hızlı bir şekilde fotoğraf çekme, farklı efektler uygulama ve en önemlisi çok kolay bir şekilde sosyal ağlarda paylaşma imkanı sunan Instagram’ın bu kadar popüler olmasının nedeni de hiç şüphesiz sosyal ağlara olan bağımlılığımızdan kaynaklanıyor
http://instagr.am adresinden bedavaya programı indirebiliyorsunuz...
Bu arda www.blurb.com isimli sitenin integram resimlerinizi istediğiniz boyutlarda basıp, albüm haline getirip, evinize postalama hizmeti olduğunu öğrendim... Bir arkadaşım salon duvarını bu küçük küçük çektiği fotoğraflardan oluşan bir tablo-albümle süslediğini görünce zihnim bir adım açıldı diyebilirm...
Teknoloji bizleri nereye götürür tahmin bile edemiyorum...
Sağlıcakla,