Yola çıkma duygusu çok karışıktır. İnsana hem heyecan, hem korkuyu aynı anda yaşatır. Bir yandan bilinmeyeni bilinir kırma , yeniyi keşfetme arzusu çok güçlüdür. Diğer yandan bilinmeyenin verdiği ürkeklik alır başını gider. Sonuçta önyargılar yıkılır, yeni tatlar tadılır, değişik hayvanlarla tanışılır, dans ve müziğin farklı güzellikleri keşfedilir. Ve her defasında insanların özünün hep aynı olduğunu bir defa daha anlarsınız. Onların da bir kalp kırıklığı , unutamadığı bir aşkı, özlemleri, sevinçleri, yaraları, beklentileri, hayal kırıklıkları olduğunu anlarsınız.
Benim için gezmenin en büyük anlamı dışımdan yapmış olduğum bu yolculukların, aslında kendimi ve ruhumu tanımak için kullandığım bir yöntem olmasıdır. Tamamen bir tezatı yaşıyorum yani. İçimi tanımak için dışarıyı dolaşıyorum. Tabi bu yolculuklarda insanlarla konuşmak, onları tanımak, dertleşmek, tavsiyelerini dinlemek en büyük itici gücüm. Böyle olunca bir sürü hayatı aynı anda yaşamış oluyorsun. Başkalarında kendini, kendini başkalarında buluyorsun. Bir sürü olaya şahit oluyorsun. Her gün yollarda olduğun için yoğunlaştırılmış bir programda yaşamış gibi oluyorsun. Hergün ama hergün ama hergün yeni bir sürü deneyim yaşıyorsun.
Mesela bir lokantada oturuyorum yeni bir lezzet denemenin eşiğinde heyecanlıyım. Karşı masada İtalyan erkekler oturuyor. Bir gürültü şamata yapıyorlar inanılmaz. İstemeden onlara bakıp bir yandan eğleniyorsun. Bir anda masadakilerden biri telaşla ayağa kalkıp, benim arka tarafımda bir yere doğru koşturuyor. Hepimiz ne oldu diye merakla dönüyoruz. İki Japon kızı bankamatik önündeler, para çekmeye çalışmışlar çekememişler. Saat 21.00 suları, yabancı ülkedeler, yerel dili bilmiyorlar, gencecik kızlar korkup başlamışlar ağlamaya. Bizim İtalyan adam bunların hepsine şahit olunca yerinde duramıyor kızlara yardım etmek için koşuyor. Gerisi bizim meraklı bakışlarımız arasında yaşanıyor... Çıkarıyor cebinden bir tomar para, kızlara veriyor. Az da değil hem yemek, hem kalacak yer, hemde yol parası veriyor. Kızlar biraz daha ağlamaya başlıyor. Bu sefer sevinç ve şaşkınlıktan ağlıyorlar. Adamda başlıyor ağlamaya. Hepimizin gözleri doluyor. Bu manzara hala tüylerimi ürpertiyor.
Ya da tanıştığım insanların anlattığı değişik hikayeler oluyor. Mesela yeni evli bir çiftle tanışmıştım. Balaylarında egzotik bir yere gitmişler. Maymunu bol olan bir yere. Kaldıkları otelde bunlara sıkı sıkı tembih etmiş; odadan çıkarken mutlaka kapınızı, pencerenizi sıkı sıkı kapayın yoksa maymunlar eve girer diye. Tabu bunlar yeni evli, başları hülyalı dışarı çıkıyorlar ama pencereyi kapatmayı falan unutuyorlar. Odaya döndüklerinde odada maymunlar sıçrıyor, atlıyor, kimisi yatakta yatıyor, kimisi lambada, çekmeceler açık, kıyafetler maymunların üstünde, sular açılmış içilmiş, buzdolabunda o ekstraya giren fıstıklar çukulatalar yenmiş, duvarlara sürülmüş böyle bir manzarayla karşılaşıyorlar. Tabi korkup hemen otel yönetiminden yardım istiyorlar, bir sürü de maymun zararı ödeyip otelden çıkıyorlar. Artık her yeri sıkı sıkı kapayıp, iki kere de kontrol etmeden hiçbir yere gitmiyorlarmış.
Bir keresinde abla-kız dolaşan çok cici iki kişiyle tanıştım. Bundan beş altı sene önce denize girebilecekleri, güneşlenip tembellik yapacakları bir adaya gitmeye karar vermişler. Adaya ana karadan sürat motoruyla ulaşılabiliyormuş. Bunlar sürat motorundayken adayı tsunami vurmuş. Bunlar denizde olduğu için kurtulmuşlar. Ama maalesef bir sürü tatsız anıya da sahip olmuşlar. Şimdi asla ada tatili yapmıyorlarmış.
Bir keresinde de tek başına dolşan bir kızla tanıştım. Kız otobüsten inip on dakikalık bir yürüyüşten sonra kalacağı otele ulaşacakmış. Taksiye binmek istememiş. Fakat o on dakikalık kısa yürüyüş, bilmediği bir yol olunca olmuş 20 dakika, 25 dakika. Sırtında çantası, bir yandan yol yorgunluğu bir yandan açlık adımlarını hızlandırmış. Tabi o sırada bir evi koruyan, üç dobarmanla karşılaşmış. Dobermanlar zincirsiz, kıza doğru hızla koşmaya başlamışlar. Kızın dizlerinin bağı çözülmüş bayıldı bayılacakmış. Hafızasında hayal meyal köpek seni kovalarsa koşma ve onun seviyesine çömel diye bir bilgi varmış. Zaten koşacak halde değil, çömelse yüzü parçalanır diye korkuyor. Bir anda içgüdüsel olarak köpeklerle konuşmaya başlıyor. Köperlerse -ilginç- ses tonuyla bir bir sakinleşip uzaklaşıyorlar. Kız derhal bir taksi çağırıp otele gidiyor. Bir daha da her yere kapıya teslim şeklinde gidiyor.
Bu sefer orta yaşlı bir çift tur programındalar. Her şehirde bir gün duran, yorucu bir tur. Ama çok şanslılar. Uğradıkları şehirlerin birinde karnavala denk geliyorlar. Şapkalar alınıyor. Yüzler boyanıyor. Her yerde dans ve müzik var. Sokaklar da inanılmaz bir coşku ve eğlence yaşanıyor. Bu ortamın bir parçası olup, inanılmaz bir gün yaşıyorlar. Bundan sonra da nerede ne zaman böyle kutlama var ona göre gidiyorlar.
Bu anıların sonu gelmez. O yüzden artık burada kesiyorum. Bana en çok sorulan soruya cevap vererek yazıyı bitiriyorum.
Bana en çok sorulan soru şu ; yollarda dolaşırken 'insanların sana zarar vermesinden korkmuyor musun' diyorlar. Ben de her seferinde şu cevabı veriyorum... Eğer karşınızdaki insana sevgiyle davranır, gönlünü alırsanız, yaralarını sararsanız size elinden gelen en iyi şekilde davranacaktır. Herşeyin tek ilacı sadece birbirimizi sevmek ve kendimizi sevmekten geçiyor diyorum. Bilmiyorum siz ne diyorsunuz ???
Sağlıcakla
çala kalem anılarım... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çala kalem anılarım... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Şubat 2011
13 Şubat 2011
tanisma hikayeleri...
Ne zaman evli birilerini gorsem nasil tanistiklarini merak ederim... O sihirli ani... Birbirini hic tanimayan iki insanin apayri oyklerden gelip, ayni oykude devam etmelerine vesile olan o tanisma anini merak ederim...Binlerce olasilik arasindan secmis olduklari yolda birbirlerini nasil bulduklarini... O gune kadar olan hikayelerini...
Bazen kendiliginden anlativerirler ilgiyle dinlerim... Bazen cekingenligimi ustumden atip soruveririm eeee nasil tanistiniz diye... Hep dikkat ederim iliski ne durumda olursa olsun herkes o hikayeyi anlatmaktan hoslanir... Yuzlere gulumseme yayiliverir... Hevesle anlatilir o tanisma hikayeleri.. Biraz o hikayelere bakalim o zaman...
Benim büyükbabam Samsun'ludur... Sene 1910 lar... Atina'da akrabalari varmis...Onlarla tanismak icin kalkmis taa Atina'lara kadar gitmis... Gidis o gidis... Kismet iste... Buyukannemi orada gorup begeniyor... Asik olup Samsun'a getiriyor... Bu hikayeyi hep cok romantik bulmusumdur...
Yoresel hikayelerden Datcadayiz simdi... Yazikoyde... Bundan 30 sene oncesi... Palamut agaclari kocamanmis... Salincak kurulur sallanilirmis dallarinda... Kiz salincaga bindiginde kim sallarsa onu yavuklusunun o oldugu anlasilirmis...Bir daha da yavuklusundan baska kimse kiza yaklasamazmis...
Yolculuk hikayelerinden Hindistanda bir trendeyiz... Hindistani ayri ayri dolasan iki kisi... Trende tanisiyorlar... Sonra ne mi oluyor... Evleniyorlar...
Kizkardesimin arkadasi hikayeleri... Buyuk agbi eve girip cikan kizkardesinin arkadaslarindan birine asik oluyor... Sen benim cocuklarimin annesi olucaksin diyor kiza... Ardindan ne mi oluyor... Kiz iki tane cocugunun annesi oluyor ...
Tatil hikayeleri... Iki kiz beraber tatile cikarlar... Barda takilirlar... Yakisiklica bir erkek gelip kizlardan birini dansa kaldirir... Dans ederlerken evlenmeye karar verirler...
Yukardaki hikayelerin hepsi gercek... Hepsi yasanmis... Hikayelerin devamini anlatmaya gerek yok... Bildigimiz inis cikislar hepsinin ortak noktasi...
Ben barda tanismaya inanmam... Internette tanismaya da inanmam... Ama her iki sekilde de tanisip evlenen insanlarin hikayelerini dinledim... Galiba onemli olan nerede tanistigindan ziyade nasil bir insanla tanistiginla ilgili...
Annem hep der ki iyi insanlar yoluna ciksin kizim... Bende burdan yaziyorum iste hepimizin karsisina iyi insanlar ciksin...
Saglicakla
Bazen kendiliginden anlativerirler ilgiyle dinlerim... Bazen cekingenligimi ustumden atip soruveririm eeee nasil tanistiniz diye... Hep dikkat ederim iliski ne durumda olursa olsun herkes o hikayeyi anlatmaktan hoslanir... Yuzlere gulumseme yayiliverir... Hevesle anlatilir o tanisma hikayeleri.. Biraz o hikayelere bakalim o zaman...
Benim büyükbabam Samsun'ludur... Sene 1910 lar... Atina'da akrabalari varmis...Onlarla tanismak icin kalkmis taa Atina'lara kadar gitmis... Gidis o gidis... Kismet iste... Buyukannemi orada gorup begeniyor... Asik olup Samsun'a getiriyor... Bu hikayeyi hep cok romantik bulmusumdur...
Yoresel hikayelerden Datcadayiz simdi... Yazikoyde... Bundan 30 sene oncesi... Palamut agaclari kocamanmis... Salincak kurulur sallanilirmis dallarinda... Kiz salincaga bindiginde kim sallarsa onu yavuklusunun o oldugu anlasilirmis...Bir daha da yavuklusundan baska kimse kiza yaklasamazmis...
Yolculuk hikayelerinden Hindistanda bir trendeyiz... Hindistani ayri ayri dolasan iki kisi... Trende tanisiyorlar... Sonra ne mi oluyor... Evleniyorlar...
Kizkardesimin arkadasi hikayeleri... Buyuk agbi eve girip cikan kizkardesinin arkadaslarindan birine asik oluyor... Sen benim cocuklarimin annesi olucaksin diyor kiza... Ardindan ne mi oluyor... Kiz iki tane cocugunun annesi oluyor ...
Tatil hikayeleri... Iki kiz beraber tatile cikarlar... Barda takilirlar... Yakisiklica bir erkek gelip kizlardan birini dansa kaldirir... Dans ederlerken evlenmeye karar verirler...
Yukardaki hikayelerin hepsi gercek... Hepsi yasanmis... Hikayelerin devamini anlatmaya gerek yok... Bildigimiz inis cikislar hepsinin ortak noktasi...
Ben barda tanismaya inanmam... Internette tanismaya da inanmam... Ama her iki sekilde de tanisip evlenen insanlarin hikayelerini dinledim... Galiba onemli olan nerede tanistigindan ziyade nasil bir insanla tanistiginla ilgili...
Annem hep der ki iyi insanlar yoluna ciksin kizim... Bende burdan yaziyorum iste hepimizin karsisina iyi insanlar ciksin...
Saglicakla
27 Ocak 2011
Ahhh şu ilişkiler... Yakından mı yürür? uzaktan mı...
Ahhh şu ilişkiler... Olsa dert... Olmasa dert... Yürüse dert... Yürümese dert...
İlişkilerin en çok ne tarafını seviyorum biliyormusunuz? Başlangıcını... O heyecanını... O tereddütleri... Ne yöne gideceğini bilmeden attığımız o ürkek, umutlu adımları... İlişki yolundayken bize verdiği güveni ve gücü... Güneşin daha bir güzel olduğu, denizin daha bir mavi olduğu o aydınlık günleri... Etrafa saçtığımız mutluluk dolu bakışları... Herkes mutlu olsun isteğimizi... Kendi yarattığımız cenneti seviyorum...
Fakat bir noktadan sonra ilişkiler yürürken bile sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor... Ne güneş öyle güzel parlıyor... Ne gözlerde ışıltı kalıyor... Hatta en ufak şeyler bile batmaya başlıyor...
Şu insanoğlunu çözemedim gitti... Ne değişti bilinmez... ama batmaya başlayınca batıyor işte... Yeşil gömlek giyince de batıyor... Dolabın kapağını açık bırakınca da batıyor... Bulaşık makinesine tabakları yerleştirmeden önce sudan geçirmesi de batıyor... Yemek yerken çıkardığı sesler de batıyor... Belki fazla iç içe geçmiş yaşamlardır buna sebep olan...Hergün, hergün, hergün aynı kişiyi görmektir belkide insanı bunaltan... Tabi ki bunun verdiği güven hissi ve alışkanlığın verdiği rahatlıktır bunu devam ettiren...
Ama ya ilişkiye biraz mesafa konsa... Biraz hayalgücü girse... Herkese yaşam alanı kalsa... Özlem olsa... Yeşil gömleğini özlesen ... Kirpiğini bile özlesen mesela... Ses tonunu... Mail attımı diye bilgisayara koşsan... Sürekli mesaj geldimi diye cep telefonunu yoklasan... Sanki biraz mesafe ilişkileri besliyormuş gibi geliyor... Kızgınlıklarını da unutursun... Hep iyi şeyler düşer aklına...
Mesela annem ve ben... Ne zaman İstanbul'dan ayrılsam ilişkimiz ballı badem gibi oluyor... Nasılsın kızım... Bir şeye ihtiyacın var mı kızım diye başlıyor telefon konuşmamız... Kendine iyi bak... Bir şey lazımsa göndereyimle bitiyor... Annem aradığında bir başka keyifle açıyorum telefonu...
Halbuki İstanbuldayken öyle mi? Beni görmeye geldin, gelmedinle başlıyoruz... Az kaldın çok kaldınla bitiriyoruz görüşmeyi... Arada da bu kotun üstüne bu kazak olmamış ki diye devam ediyor...Tutamaz annem hiçbir şeyi içinde... Öyle dinler durursun... Sorgulama bitsin diye beklersin...
Yok yok ben o kadar dipdipe ilişkilerden yana değilim... Biraz mesafe iyi bence... Hoşgörüyü de romantizmi de arttırıyor gibi geliyor... Hatta kafamda yarattığım kişiyi kolayca oturtabiliyorum bir başkasının üzerine... Mutlu mutlu yaşayıp gidiyorum kendi köşemde...
Hepimize mutlu, sağlıklı ilişkiler dilerim... Sanırım herkes kendi reçetesini yaratmak zorunda... Ne dersiniz?
İlişkilerin en çok ne tarafını seviyorum biliyormusunuz? Başlangıcını... O heyecanını... O tereddütleri... Ne yöne gideceğini bilmeden attığımız o ürkek, umutlu adımları... İlişki yolundayken bize verdiği güveni ve gücü... Güneşin daha bir güzel olduğu, denizin daha bir mavi olduğu o aydınlık günleri... Etrafa saçtığımız mutluluk dolu bakışları... Herkes mutlu olsun isteğimizi... Kendi yarattığımız cenneti seviyorum...
Fakat bir noktadan sonra ilişkiler yürürken bile sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor... Ne güneş öyle güzel parlıyor... Ne gözlerde ışıltı kalıyor... Hatta en ufak şeyler bile batmaya başlıyor...
Şu insanoğlunu çözemedim gitti... Ne değişti bilinmez... ama batmaya başlayınca batıyor işte... Yeşil gömlek giyince de batıyor... Dolabın kapağını açık bırakınca da batıyor... Bulaşık makinesine tabakları yerleştirmeden önce sudan geçirmesi de batıyor... Yemek yerken çıkardığı sesler de batıyor... Belki fazla iç içe geçmiş yaşamlardır buna sebep olan...Hergün, hergün, hergün aynı kişiyi görmektir belkide insanı bunaltan... Tabi ki bunun verdiği güven hissi ve alışkanlığın verdiği rahatlıktır bunu devam ettiren...
Ama ya ilişkiye biraz mesafa konsa... Biraz hayalgücü girse... Herkese yaşam alanı kalsa... Özlem olsa... Yeşil gömleğini özlesen ... Kirpiğini bile özlesen mesela... Ses tonunu... Mail attımı diye bilgisayara koşsan... Sürekli mesaj geldimi diye cep telefonunu yoklasan... Sanki biraz mesafe ilişkileri besliyormuş gibi geliyor... Kızgınlıklarını da unutursun... Hep iyi şeyler düşer aklına...
Mesela annem ve ben... Ne zaman İstanbul'dan ayrılsam ilişkimiz ballı badem gibi oluyor... Nasılsın kızım... Bir şeye ihtiyacın var mı kızım diye başlıyor telefon konuşmamız... Kendine iyi bak... Bir şey lazımsa göndereyimle bitiyor... Annem aradığında bir başka keyifle açıyorum telefonu...
Halbuki İstanbuldayken öyle mi? Beni görmeye geldin, gelmedinle başlıyoruz... Az kaldın çok kaldınla bitiriyoruz görüşmeyi... Arada da bu kotun üstüne bu kazak olmamış ki diye devam ediyor...Tutamaz annem hiçbir şeyi içinde... Öyle dinler durursun... Sorgulama bitsin diye beklersin...
Yok yok ben o kadar dipdipe ilişkilerden yana değilim... Biraz mesafe iyi bence... Hoşgörüyü de romantizmi de arttırıyor gibi geliyor... Hatta kafamda yarattığım kişiyi kolayca oturtabiliyorum bir başkasının üzerine... Mutlu mutlu yaşayıp gidiyorum kendi köşemde...
Hepimize mutlu, sağlıklı ilişkiler dilerim... Sanırım herkes kendi reçetesini yaratmak zorunda... Ne dersiniz?
17 Ocak 2011
Kendimi sevme arayışlarım...
Son yedi sekiz senedir bir çığ gibi büyüyen 'ruhsal büyüme' çalışmalarının bir parçasıyım. Kimisi spirütel çalışma diyor, kimi kendini geliştirme diyor... Ben 'ruhsal büyüme' diyorum... Bu yolda nefes çalışmalarına katıldım, chi-gong alıştırmaları yaptım, kitaplar okudum, filmler seyrettim. Bütün bunlar yetmedi seminerlere katıldım, reiki öğrendim, bio enerjiyle tanıştım. Meditasyon yaptım, olumlama çalışmalarına katıldım. Listem böyle uzar da gider.
Bu konularla uğraşırken en tereddüt ettiğim durum hangi yolu izlemeliyim endişesiydi...Sonunda şuna karar verdim, her bir yöntemden kendime uyan kısımları alıp kendi yolumu yaratmalıyım...
Bir başka tereddütüm de etrafta çok fazla bilgi olması... Hangisini okumayı seçeceğimi bulmak bile mesele... Bunu da şöyle çözdüm, okurken yüreğim ısındıysa devam ediyorum, yoksa anında bırakıyorum...
Bir süre öfkemi, kırgınlıklarımı, korkularımı yok saydım. Olumlamalarla sürekli iyiyim, ya da sürekli affettim gibi cümleler söyledim. Sonra baktım bu da yürümüyor, duygularımı kabul etmeyi öğrendim. Öfkemi, kırgınlıklarımı kabul edip, şifalanmalarını dileme yolunu seçtim.
Hasta olduğumda; zihinsel sebepleri araştırdım, şiatsu yaptım. Bir yandan da ilaçlarımı içtim.İyileştim.
Tabi bir de bu konulara hiç ilgi duymayanlar var. Mesela annem... Bu konuların tamamen gereksiz olduğuna inanıyor. Hasta olunca ilacını alıyor. İyileşiyor. Kafamda annem gibi bu konulara ilgisi olmayanlarla ilgili durumu da çözdüm. İnananlar var, inanmayanlar var durumu dengeledik dedim.
Bugünlerde ise 'kendini sevme' alıştırmalarını inceliyorum. Bana göre işin kaynağı kendimizi sevmeyişimizden, sevemeyişimizden kaynaklanıyor. Kendimizi cezalandırma isteği, işler yolundayken herşeyin bozulmasına sebep oluyor. Alttan alta çaşılan kendimize duyduğumuz bu yakıcı duyguyu çözebilirsek sanki herşeyi yoluna koyabilirmişiz gibi hissetmeye başladım. Bunun için de araştırmalara başladım... Neler yapılabilir diye...
Her sabah aynaya bakıp 'kendimi seviyorum' demelisin diyor bir kitap... İnternette gördüğüm bir video da ise bunu sizin yerinize güzel sesli bir kadın yapıyor...Size düşün bilgisayar başında gevşeyip kadının sesini takip etmek... Başka biri her gün sevdiğiniz bir şeyi yapmak için kendinize izin vermelisiniz diyor... Yöntemler böyle uzayıp gidiyor...
Tabi bir de kendimi çok seversem ne yani bencil bir insan mı olucam diye bir başka endişe alt perdeden kendini göstermeye başlıyor.
Yine de eğer kendimizi sever ve kendimizi affedersek bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilirmişiz gibi geliyor... Siz ne dersiniz...
Sağlıcakla,
Bu konularla uğraşırken en tereddüt ettiğim durum hangi yolu izlemeliyim endişesiydi...Sonunda şuna karar verdim, her bir yöntemden kendime uyan kısımları alıp kendi yolumu yaratmalıyım...
Bir başka tereddütüm de etrafta çok fazla bilgi olması... Hangisini okumayı seçeceğimi bulmak bile mesele... Bunu da şöyle çözdüm, okurken yüreğim ısındıysa devam ediyorum, yoksa anında bırakıyorum...
Bir süre öfkemi, kırgınlıklarımı, korkularımı yok saydım. Olumlamalarla sürekli iyiyim, ya da sürekli affettim gibi cümleler söyledim. Sonra baktım bu da yürümüyor, duygularımı kabul etmeyi öğrendim. Öfkemi, kırgınlıklarımı kabul edip, şifalanmalarını dileme yolunu seçtim.
Hasta olduğumda; zihinsel sebepleri araştırdım, şiatsu yaptım. Bir yandan da ilaçlarımı içtim.İyileştim.
Tabi bir de bu konulara hiç ilgi duymayanlar var. Mesela annem... Bu konuların tamamen gereksiz olduğuna inanıyor. Hasta olunca ilacını alıyor. İyileşiyor. Kafamda annem gibi bu konulara ilgisi olmayanlarla ilgili durumu da çözdüm. İnananlar var, inanmayanlar var durumu dengeledik dedim.
Bugünlerde ise 'kendini sevme' alıştırmalarını inceliyorum. Bana göre işin kaynağı kendimizi sevmeyişimizden, sevemeyişimizden kaynaklanıyor. Kendimizi cezalandırma isteği, işler yolundayken herşeyin bozulmasına sebep oluyor. Alttan alta çaşılan kendimize duyduğumuz bu yakıcı duyguyu çözebilirsek sanki herşeyi yoluna koyabilirmişiz gibi hissetmeye başladım. Bunun için de araştırmalara başladım... Neler yapılabilir diye...
Her sabah aynaya bakıp 'kendimi seviyorum' demelisin diyor bir kitap... İnternette gördüğüm bir video da ise bunu sizin yerinize güzel sesli bir kadın yapıyor...Size düşün bilgisayar başında gevşeyip kadının sesini takip etmek... Başka biri her gün sevdiğiniz bir şeyi yapmak için kendinize izin vermelisiniz diyor... Yöntemler böyle uzayıp gidiyor...
Tabi bir de kendimi çok seversem ne yani bencil bir insan mı olucam diye bir başka endişe alt perdeden kendini göstermeye başlıyor.
Yine de eğer kendimizi sever ve kendimizi affedersek bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilirmişiz gibi geliyor... Siz ne dersiniz...
Sağlıcakla,
13 Ocak 2011
Sonsuzluğa giden 'an'lar...
Bazen öyle anlar yaşıyorum ki, o kareyi dondurmak ve sonsuza kadar saklamak istiyorum...
Mesela metroda yürüyorum, yorgunum. Eve varmak için hızlı yürüyorum. Derken metroda müzik çalanların sesi geliyor kulağıma... Bildik bir şey çalıyorlar... Kendimi onlarla beraber söyler buluyorum. Cüzdanımı açıyorum, bozuk para atıcam çocuklara... Belki bir çay içecekler o parayla... İşte parayı atarken, çalgıcıyla gözgöze geldiğimiz o an... Ben hafif utangaç, o hafif müteşekkir... İşte o an donup kalsın istiyorum...
Yolda yürüyorum, bir kız çocuğu. Üstü başı düzgün. Siyah saçlı. Saçları toplanmış. Yanıma gelip, abla bana büfeden dönerli sandiviç alırmısın diyor? Tamam diyorum... Büfeye gidiyoruz, bir de yanına kola istiyor. Ona da tamam diyorum... İstedikleri eline gelince, o çocuk masumluğuyla teşekkür ederim abla dediği zaman gözlerindeki parıltıyı dondurmak istiyorum...
Rumelihisarında açık çayımı yudumlayıp, karşı kıyının doyulmaz manzarasına baktığım o anı da donduralım...
Yeni birisiyle tanışmışım, daha ne olacağı belli değilken , bana attığı o ilk mesajı okuduğum zamanki heyecanımı dondurmak istiyorum...
Annemin saçını okşayıp, sen bu ailenin ana kraliçesisin deyip, onu mutlu ettiğim o anı da koyalım...
Kavga edipte, çok uzun süredir görmediğim eski erkek arkadaşımı yolda görüp, amann ne çocukmuşuz deyip, birbirimize sarılıp, herşeyi geride bıraktığımız o dostluk anını da katalım...
Boğazım ağrıyarak kalktığım, bütün gün kendimi, ıhlamurlara, bitki çaylarına verdiğim günün sonunda artık iyileştiğimi anladığım o anı da alalım...
Sadece kardan adam değil kardan kadında yapalım yazısını görüp gülümsediğim o anı da alalım...
Sabah erken kalkıp, güneşin doğuşunu yakaladığım bir sabah, pencereden tüm o kızıllığı hayranlıkla seyrettiğim o anı da donduralım...
Çiftlikte sabah vakti, köpeğin suyunu ve yemeğini verince, teşekkür mahiyetinde elimi yaladığı o anı da alalım...
Sanki liste uzayıp gidecekmiş gibi geldi... En iyisi buralarda kesmek... Hayat bana göre bir resim... Hepimiz kendi resmimizi yapıyoruz... Her fırça darbesi bir 'an'a denk geliyor... Eğer bütün anları güzel doldurursak, harika bir resmimiz olur demektir... Bütün hayatı güzel yaşarız demektir...
Sizin sonsuzluğa giden anlarınız neler?...
Mesela metroda yürüyorum, yorgunum. Eve varmak için hızlı yürüyorum. Derken metroda müzik çalanların sesi geliyor kulağıma... Bildik bir şey çalıyorlar... Kendimi onlarla beraber söyler buluyorum. Cüzdanımı açıyorum, bozuk para atıcam çocuklara... Belki bir çay içecekler o parayla... İşte parayı atarken, çalgıcıyla gözgöze geldiğimiz o an... Ben hafif utangaç, o hafif müteşekkir... İşte o an donup kalsın istiyorum...
Yolda yürüyorum, bir kız çocuğu. Üstü başı düzgün. Siyah saçlı. Saçları toplanmış. Yanıma gelip, abla bana büfeden dönerli sandiviç alırmısın diyor? Tamam diyorum... Büfeye gidiyoruz, bir de yanına kola istiyor. Ona da tamam diyorum... İstedikleri eline gelince, o çocuk masumluğuyla teşekkür ederim abla dediği zaman gözlerindeki parıltıyı dondurmak istiyorum...
Rumelihisarında açık çayımı yudumlayıp, karşı kıyının doyulmaz manzarasına baktığım o anı da donduralım...
Yeni birisiyle tanışmışım, daha ne olacağı belli değilken , bana attığı o ilk mesajı okuduğum zamanki heyecanımı dondurmak istiyorum...
Annemin saçını okşayıp, sen bu ailenin ana kraliçesisin deyip, onu mutlu ettiğim o anı da koyalım...
Kavga edipte, çok uzun süredir görmediğim eski erkek arkadaşımı yolda görüp, amann ne çocukmuşuz deyip, birbirimize sarılıp, herşeyi geride bıraktığımız o dostluk anını da katalım...
Boğazım ağrıyarak kalktığım, bütün gün kendimi, ıhlamurlara, bitki çaylarına verdiğim günün sonunda artık iyileştiğimi anladığım o anı da alalım...
Sadece kardan adam değil kardan kadında yapalım yazısını görüp gülümsediğim o anı da alalım...
Sabah erken kalkıp, güneşin doğuşunu yakaladığım bir sabah, pencereden tüm o kızıllığı hayranlıkla seyrettiğim o anı da donduralım...
Çiftlikte sabah vakti, köpeğin suyunu ve yemeğini verince, teşekkür mahiyetinde elimi yaladığı o anı da alalım...
Sanki liste uzayıp gidecekmiş gibi geldi... En iyisi buralarda kesmek... Hayat bana göre bir resim... Hepimiz kendi resmimizi yapıyoruz... Her fırça darbesi bir 'an'a denk geliyor... Eğer bütün anları güzel doldurursak, harika bir resmimiz olur demektir... Bütün hayatı güzel yaşarız demektir...
Sizin sonsuzluğa giden anlarınız neler?...
10 Ocak 2011
kahve sohbetleri...
Annem tam bir türk kahvesi delisidir. Günde yedi sekiz kahveye kadar yolu vardır bu işin. Öyle her kahveyi de içmez. İllaki kurukahveci Mehmet Efendi kahvesi olacak. Kahvesi bol köpüklü olacak.Yanında tatlandırıcısı olacak. Eee tabi birde sohbet edecek insan olacak...
Ben de tam tersi ıhlamurdu, bitki çaylarıydı falan içerim. Hafif takılırım.Nescafe bile içmeyen biriyim. Ama anneme gide gele bende Türk kahvesine alıştım. Annem kapıdan içeri girdiğimi görmesiyle beraber mutfağa gidip cezveye kahveyi doldurmaya başlıyor bile... Tutabilene aşk olsun... Beni de eğitti yani...
Kahveyi yapmanın bir rüteli var elbette... Annem kahveyi yaparken bolca karıştırıyor... Her seferinde de kahve köpüklü oluyor...Bana göre kahvenin başı dönüyor köpürmesi ondan...
Annemin o çok karıştırmalı ritüelini bir türlü kapamadım... Bana bir arkadaşım öğretti kahve yapmasını... Ben bir yada iki kere uzun uzun karıştırıyorum... Ağır ateşte yavaş yavaş karıştırıyorum. Aynı yönde karıştırmaya dikkat ediyorum. Onun dışında kahveyi tam ktaşmadan önce ocaktan alıyorum... Benim ki de köpüklü oluyor...Ama anneme anlatamıyorum ki... İllaki çok karıştırmak gerekir diyor kahveyi...
Bu faslı bitirince fincanlar elimizde salona geçiyoruz. Kahvenin soğuması gerekiyor...
İşte annemim sorgulamaları tam burada başlıyor... Cevapları alana kadar da sorgulama kısmı devam ediyor... Durdurabilene aşk olsun... Maksat kızının hayatında neler olup, bitiyor onu anlamak galiba...Bu kahve konuşmak için bahane galiba...
Yeni tanıştığımız birisiyle de öyle yapmaz mıyız... Gel bir kahve içelim demez miyiz... Sohbet süresi belirlenmiş olur... Sohbet iyi gitmese bile idare edilebilir bir süredir... Gerekirse kahve hızlı içilir acelem var denir... Erkenden de kalkılır...Çok da ters kaçmaz... Sohbet iyiyse iş uzar... Arkadan tatlı gelir... Bir sonraki görüşme ayarlanır... Bu kahve ilk basamak gibi olur...
Geçenlerde bir yazı gördüm çok hoşuma gitti...Kahvenin yanında neden su getirildiğine dair.Osmanlı zamanında eve misafir geldiğinde kahveyle birlikte su getirilirmiş.Misafir toksa kahveyi alırmış. Açsa suyu.Tabii o zaman hemen sofra kurulurmuş. Böylece çok ince bir nezaketle durum anlaşılırmış...
Bir de bir kahvenin kırk yıllık hatırı var denir ama onu henüz çözemedim...
Annemle kahveyi içe içe, kahvenin kokusunu bile sever oldum. Cezveydi, kahve içme takımlarıydı derken bayağı bilgi sahibi oldum. Bol köpüklü kahve yapar oldum... Aileyle olsun, arkadaşlarla olsun kahve içmenin zevkine vardım... Siz de bu hafta birini kahveye çağırın... Sıcak bir sohbetin sizi beklediğini göreceksiniz... Kahve iyi gelir mi bilmem ama sohbetin sizi neşelendireceğine eminim...
Sağlıcakla,
11 Aralık 2010
8 Aralık 2010
iconoclasm ne demek???
Bugün oyun oynamak istiyorum... hadi eve bi sürü insan çağıralım, güzel yemekler yapalım, müzik dinleyelim, sohbet edelim dedim. Evi bir güzel temizledim, alışverişleri yaptım, çayı demledim. Herkes yavaş yavaş akmaya başladı eve doğru. Sohbet, gırgır, şamata derken oyun vakti geldi. Oyunu biz biliyoruz, kuralları ara sıra güncelediğimiz oluyor ama sizler için üstünden kısaca geçiyorum. Yanınınzda mutlaka kalın bir İngilizce sözlük olması gerekiyor, onun dışında insan sayısı kadar kağıt ve kalem ve skoru tutan bir görevli seçiyoruz.
Oyunun ilk turu şöyle, oyun kurucusu eline kalın sözlüğü alıyor hiç kimsenin bilmediğini düşündüğü bir ingilizce kelime seçiyor ve onu yükses sesle okuyor. Diğerleri kendi isimlerini taşıyan kağıtlara bu ingilizce kelimenin türkçe karşılığının ne olabileceğini yazıyor ve oyun kurucusuna kağıdı geçiyor. Tüm kağıtlar toplandıktan sonra oyun kurucu yüksek sesle kelimenin gerçek anlamını ve diğerlerinin tahmin ettiği olası anlamları okuyor. Ve oyunun son etabı başlıyor.Herkes sırasıyla kelimenin gerçek anlamını ve kimin ne demiş olabileceğini tahmin ediyor. Gerçek anlamı bulmak 2 sayı, kimin ne dediğini bulmak 1 sayı. Her el yeni biri oyun kurucu oluyor.
Müzik sesleri, tazelenen çaylar ve kahkahalar arasında bütün gece çabucak geçiveriyor. Herkes birbirini biraz daha iyi tanıyarak ve yaratıcılığını geliştirerek ayrılıyor evden. Bir dahakine kadar diyerek...
Şimdi bende sizlerle bu oyunu oynamak istiyorum. Bir ingilizce kelime seçicem ve onun gerçek anlamını ve benim yaratıcı uydurmamı okuyup hangisinin gerçek anlamı olduğunu bulacaksınız. Sözlüğe bakmak yok ama. Söz verin. Haaaaahahah... İyi eğlenceler,
Sözcük: iconoclasm:
Olası anlamlar:
yerleşmiş geleneklere karşı çıkma
işlediğiniz suçu başkasının üzerine atma
Oyunun ilk turu şöyle, oyun kurucusu eline kalın sözlüğü alıyor hiç kimsenin bilmediğini düşündüğü bir ingilizce kelime seçiyor ve onu yükses sesle okuyor. Diğerleri kendi isimlerini taşıyan kağıtlara bu ingilizce kelimenin türkçe karşılığının ne olabileceğini yazıyor ve oyun kurucusuna kağıdı geçiyor. Tüm kağıtlar toplandıktan sonra oyun kurucu yüksek sesle kelimenin gerçek anlamını ve diğerlerinin tahmin ettiği olası anlamları okuyor. Ve oyunun son etabı başlıyor.Herkes sırasıyla kelimenin gerçek anlamını ve kimin ne demiş olabileceğini tahmin ediyor. Gerçek anlamı bulmak 2 sayı, kimin ne dediğini bulmak 1 sayı. Her el yeni biri oyun kurucu oluyor.
Müzik sesleri, tazelenen çaylar ve kahkahalar arasında bütün gece çabucak geçiveriyor. Herkes birbirini biraz daha iyi tanıyarak ve yaratıcılığını geliştirerek ayrılıyor evden. Bir dahakine kadar diyerek...
Şimdi bende sizlerle bu oyunu oynamak istiyorum. Bir ingilizce kelime seçicem ve onun gerçek anlamını ve benim yaratıcı uydurmamı okuyup hangisinin gerçek anlamı olduğunu bulacaksınız. Sözlüğe bakmak yok ama. Söz verin. Haaaaahahah... İyi eğlenceler,
Sözcük: iconoclasm:
Olası anlamlar:
yerleşmiş geleneklere karşı çıkma
işlediğiniz suçu başkasının üzerine atma
2 Kasım 2010
Bu pastanın içinde ne var??? ...sevgi ve umut var...
Düşüncelerim dağınık olduğunda ve kafamı toparlamak istediğimde üç tane yöntem kullanırım.Bunlardan birincisi deniz kenarına gidip oturmaktır. Bir yandan denizin kokusunu içime çekerim, diğer yandan da akıntıyı seyrederim. Köpükleri seyrederim. Denizin mavisini, lacivertini, siyahını seyrederim. Deli doluluğunu seyrederim. Denizin içindeki dünyaya aklım gider. Balıklara , bitkilere, yosunlara, deniz analarına. Sonra diplerdeki denizin soğu aklıma gelir ürperirim. Tekrar denizin akıntısına takılır gözlerim. Akıntıyı takip ederim. Unuturum. Herşeyi unuturum. Öyle saatlerce deniz ve ben aşk yaşarız. Sonra üşürüm birden ve eve dönme vaktimin geldiğini anlarım. Kalkarım. Denizin sözünü dinlerim. Vakit tamamdır deyişini dinlerim. Hiç şaşmaz zamanlaması. Hep vaktinde beni gönderir. Düşünceli olduğumda koştuğum yerlerden biridir işte deniz.
İkinci koştuğum yer arabalardır. Binerim arabaya, otobüse hiç fark etmez. Arabayı kullanıyorsam şeritlerin içinde kaybolur giderim. Ama arabayı kullanırken dikkati kaybetmemek gerektiği için süren değilde yolcu koltuğunda oturmayı tercih ederim. O zaman yolun şeritleri rahatça içine alır beni. Kayboluveririm. Bir kopuş yaşarım. Kendimi bıraktığım yerle bulduğum yer arasında ne olduğunu bilmem. Ne düşündüğümü bile bilmem. Bir boşluk anı yaşarım sadece... Rahatlatıcı bir boşluk.... Kafamın içi boşalmış gibi olur...
Bir de yürüyüşlerde aynı şeyi yakalarım. Yürürüm. Yürürüm. Bir an sonra nerde olduğumu unuturum. Tüm sokak, insanlar, kornalar kayboluverirler. Ben yine benle başbaşa kalırım. Kendime bir gelirim, bir kaybederim tekrar kendimi. O köşeye nasıl gelmişim hiç hatırlamam. Kimlerle karşılaşmışım hiç bilmem. Kendi içimde kaybolmuşluğum vardır sadece...
Geçen gün yine böyle kaybolduğum bir yürüme esnasında bir arkadaşımın sürekli Anette Anette Anette diye seslenen sesiyle kendime geliyorum. Girdiğim hangi girdapsa ses beni tekrar yukarıya çağırıyor. Ayak üstü sohbet ediyoruz. Elinde çok sevdiğim mantar çukulatalardan var. Kaç zamandır bunları arıyorum. Hiçbir pastanede bulamıyorum. Hemen atılıyorum bunları nerden aldın diye. Aa diyor çok kolay.Hemen şu yokuşu çık solda köşedeki pastane satıyor. Birkaç halhatır sormadan sonra yollarımıza devam ediyoruz. Hemen pastaneye giriyorum. Satıcısı çok şeker esprili bir şekilde karşılıyor beni. Güleryüzlü...Sıcacık bakışlı... Esprileri iyi geliyor...Mantar çukulatalarımı da buluyorum orada. Hemen alıyorum. Ohh kaç zamandır canım çekiyordu çok iyi oldu. Tam pastaneden çıkacakken bir başka bayan daha geliyor, tezgahta duran pastalardan üç tane istiyor. Dikkatimi çekiyor. Satıcıya dönüp soruyorum. Bu pastaların içinde ne var diye? Pastacı demesin mi sevgi ve umut var diye... O kadar hoşuma gidiyor ki bu cevap...Kadın, ben ve satıcı sevgi ve umut diye bir ağızdan tekrarlıyoruz ve üçümüzün arasında tatlı bir dostluk rüzgarı esiyor...Eve dönerken artık dalgın yürümüyorum elimde çukulatalı mantarlarım, herkese sevgi ve umut dilerken buluyorum kendimi...
Sağlıcakla,
İkinci koştuğum yer arabalardır. Binerim arabaya, otobüse hiç fark etmez. Arabayı kullanıyorsam şeritlerin içinde kaybolur giderim. Ama arabayı kullanırken dikkati kaybetmemek gerektiği için süren değilde yolcu koltuğunda oturmayı tercih ederim. O zaman yolun şeritleri rahatça içine alır beni. Kayboluveririm. Bir kopuş yaşarım. Kendimi bıraktığım yerle bulduğum yer arasında ne olduğunu bilmem. Ne düşündüğümü bile bilmem. Bir boşluk anı yaşarım sadece... Rahatlatıcı bir boşluk.... Kafamın içi boşalmış gibi olur...
Bir de yürüyüşlerde aynı şeyi yakalarım. Yürürüm. Yürürüm. Bir an sonra nerde olduğumu unuturum. Tüm sokak, insanlar, kornalar kayboluverirler. Ben yine benle başbaşa kalırım. Kendime bir gelirim, bir kaybederim tekrar kendimi. O köşeye nasıl gelmişim hiç hatırlamam. Kimlerle karşılaşmışım hiç bilmem. Kendi içimde kaybolmuşluğum vardır sadece...
Geçen gün yine böyle kaybolduğum bir yürüme esnasında bir arkadaşımın sürekli Anette Anette Anette diye seslenen sesiyle kendime geliyorum. Girdiğim hangi girdapsa ses beni tekrar yukarıya çağırıyor. Ayak üstü sohbet ediyoruz. Elinde çok sevdiğim mantar çukulatalardan var. Kaç zamandır bunları arıyorum. Hiçbir pastanede bulamıyorum. Hemen atılıyorum bunları nerden aldın diye. Aa diyor çok kolay.Hemen şu yokuşu çık solda köşedeki pastane satıyor. Birkaç halhatır sormadan sonra yollarımıza devam ediyoruz. Hemen pastaneye giriyorum. Satıcısı çok şeker esprili bir şekilde karşılıyor beni. Güleryüzlü...Sıcacık bakışlı... Esprileri iyi geliyor...Mantar çukulatalarımı da buluyorum orada. Hemen alıyorum. Ohh kaç zamandır canım çekiyordu çok iyi oldu. Tam pastaneden çıkacakken bir başka bayan daha geliyor, tezgahta duran pastalardan üç tane istiyor. Dikkatimi çekiyor. Satıcıya dönüp soruyorum. Bu pastaların içinde ne var diye? Pastacı demesin mi sevgi ve umut var diye... O kadar hoşuma gidiyor ki bu cevap...Kadın, ben ve satıcı sevgi ve umut diye bir ağızdan tekrarlıyoruz ve üçümüzün arasında tatlı bir dostluk rüzgarı esiyor...Eve dönerken artık dalgın yürümüyorum elimde çukulatalı mantarlarım, herkese sevgi ve umut dilerken buluyorum kendimi...
Sağlıcakla,
27 Ekim 2010
Atlarla olan ilişkim... azıcıkta Büyükada... hayvanlar alemi bölüm 10
Atları çok severim. Çok özgür ruhlu, gösterişli asil hayvanlardır. Bugüne kadar atları nasıl yazmamışım hayret ettim kendime...
Atlarla ilk ilişkim nerede oldu sorusunun cevabı Büyükada'dır . Daha doğrusu atlarla mı at arabalarıyla mı desem bilemedim... En iyisi önce adadan biraz bahsetmek. İstanbul'luların genellikle yazın akın ettiği favori bir yerdir. Büyükada'ya eskiden sadece vapurla gidilirdi. Şimdilerde deniz otobüsüyle de ulaşabiliyorsunuz. Adada motorlu taşıtlara izin verilmediği için ulaşım bisiklet yada atlı arabalarla (fayton) sağlanır. Bir yere at arabasıyla gitmek istiyorsanız iskelenin meydanında at arabası durağı vardır. Orada sıraya girersiniz. Genelde sıra boş olur. Tarife de bellidir. Yalnız at arabasına binerken ve inerken dikkat etmeniz gerekir. Basamağı hayli yüksektir. Sonra arabaya biner , arkanıza yaslanır ve etrafın tadını çıkarırsınız. Atlarla ilişkiniz görsellikten öteye geçmez. Atların ve arabanın hakimi olan sürücü deh deh diyerek atları yönetir. Atların gözlerinin önünde özel bir korsan kapaması vardır. Adını bilemedim. At böylece sadece yolu ve önünü görür... Etrafa bakamaz...Aslında yazdıkça atlar için biraz hüzünlendim...Yazın adaya gidilir akımıyla beraber bende Büyükada'ya gitmişim...At arabasına binmişim.Arkadan atları seyretmişim .İşte ilk at temasım böyle bir at arabası sefasında oluyor...
İkinci temas tamamen zıt bir deneyim. Direk atın üstündeyim...Arkadaşlar at binmeye gidiyorlar. Beni de çağırıyorlar. Gidiyorum. Yer İstanbul'da kapalı bir mekan. At terbiyecisi ortada durmuş atlar da onun etrafında yavaş yavaş dönüyorlar...bir süre izledikten sonra atlardan birine bindiriliveriyorum. Ürküyorum. Atın boyu yüksek geliyor. 10 dakika sonra attan inmek istiyorum. Heyecan ve korkuyu beraber yaşıyorum...
Sonra atlarla ilişkim bıçak gibi kesiliyor. Seneler böylece akıp giderken ben bayramlar, izinler derken yavaş yavaş gezmeye başlıyorum. Ve atlar tekrar hayatıma giriveriyor.
Aşağıdaki atı yolda yürürken görüyorum... O çitlerin gerisinde...Gel seni okşayayım diyorum...Ve yavaş yavaş yanıma sokuluveriyor.Buyrun izleyin. Çoookkkk şeker... Çok.
Atlarla ilk ilişkim nerede oldu sorusunun cevabı Büyükada'dır . Daha doğrusu atlarla mı at arabalarıyla mı desem bilemedim... En iyisi önce adadan biraz bahsetmek. İstanbul'luların genellikle yazın akın ettiği favori bir yerdir. Büyükada'ya eskiden sadece vapurla gidilirdi. Şimdilerde deniz otobüsüyle de ulaşabiliyorsunuz. Adada motorlu taşıtlara izin verilmediği için ulaşım bisiklet yada atlı arabalarla (fayton) sağlanır. Bir yere at arabasıyla gitmek istiyorsanız iskelenin meydanında at arabası durağı vardır. Orada sıraya girersiniz. Genelde sıra boş olur. Tarife de bellidir. Yalnız at arabasına binerken ve inerken dikkat etmeniz gerekir. Basamağı hayli yüksektir. Sonra arabaya biner , arkanıza yaslanır ve etrafın tadını çıkarırsınız. Atlarla ilişkiniz görsellikten öteye geçmez. Atların ve arabanın hakimi olan sürücü deh deh diyerek atları yönetir. Atların gözlerinin önünde özel bir korsan kapaması vardır. Adını bilemedim. At böylece sadece yolu ve önünü görür... Etrafa bakamaz...Aslında yazdıkça atlar için biraz hüzünlendim...Yazın adaya gidilir akımıyla beraber bende Büyükada'ya gitmişim...At arabasına binmişim.Arkadan atları seyretmişim .İşte ilk at temasım böyle bir at arabası sefasında oluyor...
İkinci temas tamamen zıt bir deneyim. Direk atın üstündeyim...Arkadaşlar at binmeye gidiyorlar. Beni de çağırıyorlar. Gidiyorum. Yer İstanbul'da kapalı bir mekan. At terbiyecisi ortada durmuş atlar da onun etrafında yavaş yavaş dönüyorlar...bir süre izledikten sonra atlardan birine bindiriliveriyorum. Ürküyorum. Atın boyu yüksek geliyor. 10 dakika sonra attan inmek istiyorum. Heyecan ve korkuyu beraber yaşıyorum...
Sonra atlarla ilişkim bıçak gibi kesiliyor. Seneler böylece akıp giderken ben bayramlar, izinler derken yavaş yavaş gezmeye başlıyorum. Ve atlar tekrar hayatıma giriveriyor.
Aşağıdaki atı yolda yürürken görüyorum... O çitlerin gerisinde...Gel seni okşayayım diyorum...Ve yavaş yavaş yanıma sokuluveriyor.Buyrun izleyin. Çoookkkk şeker... Çok.
atla karşılaşma anımız...
ilk sokulma hareketi...
işte bu poza bayılıyorum ...
Sonra atlar bir köy meydanında karşıma çıkıveriyorlar. Manzara eski kovboy filmlerindeki gibi... Kovboylar onları meydana bağlamış, işleri bitince pencereden atların üstlerine atlayıp yola devam edecekler.Doğal refleksim olarak atlara sesleniyorum. Ama ilgisizler. Sadece bir tanesi dönüp bana bakıyor.
neyseki soldaki bakıyor...
Sonra gerek gittiğim sanat kampında gerkese de gittiğim at çiftliğinde atlara binmek için sayısız fırsat elime geçiyor. Fakat sadece seyretmekle yetiniyorum . Neden bilmem bir çekingenlik geliyor bana. Bu arada at çiftliğinden de azcık bahsedeyim. Antalya taraflarında denize de girebileceğiniz, kafanızı dinleyebileceğiniz sakin bir mekan. Atlar özgürce ortada dolaşıyor. Kahvaltınızı ederken yanınızdan geçip gidiveriyorlar. Orada seyislerden biriyle konuşma fırsatım olmuştu. Atlar onun herşeyidi. Tüm dünyasıydı. Atlara aşıktı yani... Ne güzel diye düşündüğümü hatırlıyorum. İnsanın mesleğine aşık olması...Buyrun fotolar...
sanat kampı... atla yakınlaşma çabalarım...
beni sallamayıp...otlara gömülüyor...
at çiftliği... özgür olduklarından uzak çekim...
Bu iki tatilin dönüşünde de İstanbulda'da içim içimi yiyor. Niye atlara binmedim ki...Hem güzeller...Hem uysallar... Dıbı dıbı diye içimi kemiriyorum...
Ve bir fırsat daha çıkınca karşıma... Bu sefer kaçırmıyorum. Ve....at binmenin ilk defa tadına varıyorum... Buyrun...
içimden at binmenin ruhunu yakalamalıyım diyorum...
evet... çok zevkli... yaşasın
hiç bitmese...
At binme duygusu şöyle bir şey. Atla beraber nefes alıp veriyorsunuz. Siz bir yere baktığınızda , bunu hissediyor ve oraya yöneliyor. Yada siz onun ürkekliğini anlıyorsunuz. Yani bir takım oluyorsunuz...Müthiş bir şey... Mutlaka yaşamalı... Birde ata şeker vermeyi unutmayın. Çok seviyorlar. Atımızı mutlu edelim...
Sağlıcakla,
23 Ekim 2010
konserde akan gözyaşlarım...
Okul bitti. Okuldaki arkadaşlarla görüşmez olduk. Herkes kendi yoluna gitti. Kendi dünyasına çekildi. Okuldaki arkadaşlardan birisiyle tam on sene sonra Eminönü'nde karşılaştık. O gün, o satte ikimiz de ordayız. Tam on sene sonra Eminönü'nde buluşalım demişiz gibi. Sokakta buluştuk. Onca yıl neler yaptığımızı anlattık ayak üstü. Telefon numaraları alındı verildi. Ve bu sefer o numaralar arandı. Tekrar görüşüldü. Bağlar sıkılaştı.
Arkadaşım Türk Sanat Musiği korosuna gitmeye başlamış. Bir iki kere beni çağırdı. Ben koro işini düşünmeye başladım. Arkasından bende koroya gitmeye başladım.
Turk sanat müziği içli müzik. Notalar sizi bir yerden alıp başka yere götürüyor. Besteler çok derin. Saadettin Kaynak'la, Hacı Arif Bey'le ve niceleriyle orada tanıştım. Makamlar önce ağırdan başlarmış, sonra hızlanırmış. Ruha öylesi iyi gelirmiş. Hep orada öğrendim. Her makam bir hastalığı tedavi edermiş. Kendi üstümde test ettim. Doğru. Ne zaman boğazım ağrısa, başım ağrısa prova gününü beklerim. Geçiyor. Gerçekten geçiyor.
Geçenlerde blog yazmaya başladığımı söyledim, hep iyi şeyler yaz diye tembihlediler beni. Peki dedim. Hep iyi şeyler yazıcam.
Geçen sene konsere çıkılacak. Ben de bir heyecan. Tabi siyah elbise giymek lazım. Ben de o her hatunun dolabında olması gereken siyah elbise yok. Almak lazım. Önce arkadaş taraması yapıyorum... Nerde ne var, ne tavsiye edilir dinliyorum. Sonra anneme müracaat ediyorum. Anne konser için elbise lazım diyorum.
Tabi bu arada annemlerin ne konserden ne benim çalışmalarımdan haberi var. Annem şaşkın. Kızım niye söylemiyorsun bir şey diyor. Ben ketumum anne diyorum. Aslında doğru, çok ketumumdur. Ama yazarken başka, konuşurken başka bir insan oluyorum.Yazarken rahatım. Konuşurken sıkıyorum, geriyorum kendimi. Kendimi anlatabilmek için illa ki yazmam gerek.
Neyse konumuza geri dönelim. Annem demez mi... Biliyormusun deden de Tokatta korodaydı. Keman çalardı. Anneannen onu kıskandı. Ya ben ve çocuklar ya keman dedi. Sonrası malum. Keman annemlerin oyuncağı oldu.
Fakat ben bütün bunları bilmeden dedemin koro çalışmalarına başka bir şehirde başka bir yüzyılda devam ediyorum. Annem de o günlerden kalma alışkanlıkla, televizyonda hep Türk Sanat Musiği konserlerini dinlermiş. Kim ne giymiş, kim ne kadar söylüyor hep incelermiş. Eee dedim, dedemin koro işi benim dna'ma kodlandı herhalde. Onun yarım bıraktığı yerden ben devam ediyorum...
Neyse annemle beraber bir kaç dükkan taramasından sonra bana konser elbisesini alıyoruz. Son provalar, son telaş derken. Gösteri günü geliyor. Ben birinci sıradayım. Başlıyoruz söylemeye. Önce gözlerimi kapatıyorum. Ya da kapanıyorlar. İyice içine giriyorum bestelerin. Sonra bazılarında başlıyorum ağlamaya. Görürdüm de şaşırırdım şarkı söylerken ağlayanlara. Hakikaten oluyormuş...
Bir de koroya başlamadan önce kendimi ney'e sevdalı sanırdım. Kanun'a aşık buldum. Mutlaka bu müziği dinleyin. Ruhunuzu besleyin.
Ben gerçekten bu konuda çok şanslıyım. Çok doğru insanlara, çok doğru bir hoca'ya rastladım. Koromuz İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti Türk Sanat Musiği korosu. Her çalışmamız ayrı bir sıcaklık ve dostluk ortamında geçiyor. Saz heyeti ise bu işi gönülden yapan insanlar. Belki de onların musik sevdası bize geçiyor. Bilemiyorum. Hocamız ise Osman Aksu. Onu yere göğe koyamam. Hepimizin üstünde emeği çoktur. Koromuza nice konserler diliyorum...
Sağlıcakla,
Arkadaşım Türk Sanat Musiği korosuna gitmeye başlamış. Bir iki kere beni çağırdı. Ben koro işini düşünmeye başladım. Arkasından bende koroya gitmeye başladım.
Turk sanat müziği içli müzik. Notalar sizi bir yerden alıp başka yere götürüyor. Besteler çok derin. Saadettin Kaynak'la, Hacı Arif Bey'le ve niceleriyle orada tanıştım. Makamlar önce ağırdan başlarmış, sonra hızlanırmış. Ruha öylesi iyi gelirmiş. Hep orada öğrendim. Her makam bir hastalığı tedavi edermiş. Kendi üstümde test ettim. Doğru. Ne zaman boğazım ağrısa, başım ağrısa prova gününü beklerim. Geçiyor. Gerçekten geçiyor.
Geçenlerde blog yazmaya başladığımı söyledim, hep iyi şeyler yaz diye tembihlediler beni. Peki dedim. Hep iyi şeyler yazıcam.
Geçen sene konsere çıkılacak. Ben de bir heyecan. Tabi siyah elbise giymek lazım. Ben de o her hatunun dolabında olması gereken siyah elbise yok. Almak lazım. Önce arkadaş taraması yapıyorum... Nerde ne var, ne tavsiye edilir dinliyorum. Sonra anneme müracaat ediyorum. Anne konser için elbise lazım diyorum.
Tabi bu arada annemlerin ne konserden ne benim çalışmalarımdan haberi var. Annem şaşkın. Kızım niye söylemiyorsun bir şey diyor. Ben ketumum anne diyorum. Aslında doğru, çok ketumumdur. Ama yazarken başka, konuşurken başka bir insan oluyorum.Yazarken rahatım. Konuşurken sıkıyorum, geriyorum kendimi. Kendimi anlatabilmek için illa ki yazmam gerek.
Neyse konumuza geri dönelim. Annem demez mi... Biliyormusun deden de Tokatta korodaydı. Keman çalardı. Anneannen onu kıskandı. Ya ben ve çocuklar ya keman dedi. Sonrası malum. Keman annemlerin oyuncağı oldu.
Fakat ben bütün bunları bilmeden dedemin koro çalışmalarına başka bir şehirde başka bir yüzyılda devam ediyorum. Annem de o günlerden kalma alışkanlıkla, televizyonda hep Türk Sanat Musiği konserlerini dinlermiş. Kim ne giymiş, kim ne kadar söylüyor hep incelermiş. Eee dedim, dedemin koro işi benim dna'ma kodlandı herhalde. Onun yarım bıraktığı yerden ben devam ediyorum...
Neyse annemle beraber bir kaç dükkan taramasından sonra bana konser elbisesini alıyoruz. Son provalar, son telaş derken. Gösteri günü geliyor. Ben birinci sıradayım. Başlıyoruz söylemeye. Önce gözlerimi kapatıyorum. Ya da kapanıyorlar. İyice içine giriyorum bestelerin. Sonra bazılarında başlıyorum ağlamaya. Görürdüm de şaşırırdım şarkı söylerken ağlayanlara. Hakikaten oluyormuş...
Bir de koroya başlamadan önce kendimi ney'e sevdalı sanırdım. Kanun'a aşık buldum. Mutlaka bu müziği dinleyin. Ruhunuzu besleyin.
Ben gerçekten bu konuda çok şanslıyım. Çok doğru insanlara, çok doğru bir hoca'ya rastladım. Koromuz İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti Türk Sanat Musiği korosu. Her çalışmamız ayrı bir sıcaklık ve dostluk ortamında geçiyor. Saz heyeti ise bu işi gönülden yapan insanlar. Belki de onların musik sevdası bize geçiyor. Bilemiyorum. Hocamız ise Osman Aksu. Onu yere göğe koyamam. Hepimizin üstünde emeği çoktur. Koromuza nice konserler diliyorum...
Sağlıcakla,
22 Ekim 2010
parktaki kuşlar beni tanıyor...
Evin hemen alt sokağında bir park var. İçim daraldıkça oraya gider otururum. Köpekler, kediler, kuşlar, insanlar hep beraber yaşar gideriz orada. Geçenlerde gözüme ilişti kuşlar için büyük tabaklar koymuşlar, içlerinde azıcık da su var. Gelenler ekmeklerini atıyor. Aaa ne güzel diye düşündüm. Evdeki bayat ekmekleri ne yapacağımı artık biliyorum.
Evdeki bayat ekmek meselesi ciddi bir mesele. Bir kısmını köfte yapmak için kullansam bile illa ki artıyor. Onları da atmak hiçbir zaman içime sinmediği için eve ekmek almak hep bir sorundu benim için.
Evde artan ekmekleri güzelce paketledim, parka götürdüm. Kuşların yemek kabına teker teker koymaya başladım. Kuşlar önce ürkek uzaklaştılar benden. Sonra yavaş yavaş yanıma sokuldular. Yürürken peşim sıra yürümeye başladılar. Banka oturdum, neredeyse bacaklarıma konucaklar. Anladım ne demek istediklerini, bu ekmekler bize yetmedi daha getir diyorlar. Ehh artık evdeki ekmekler bayatlamasa bile ,kuşlar için özel ekmek alıcam galiba. Gidicem besleyeceğim onları... Peşim sıra yürüyecekler...Lay lay lay.... Çok zevkli... Siz de kuşlara kendinizi tanıtın... Çok eğleneceksiniz...
Sağlıcakla,
Evdeki bayat ekmek meselesi ciddi bir mesele. Bir kısmını köfte yapmak için kullansam bile illa ki artıyor. Onları da atmak hiçbir zaman içime sinmediği için eve ekmek almak hep bir sorundu benim için.
Evde artan ekmekleri güzelce paketledim, parka götürdüm. Kuşların yemek kabına teker teker koymaya başladım. Kuşlar önce ürkek uzaklaştılar benden. Sonra yavaş yavaş yanıma sokuldular. Yürürken peşim sıra yürümeye başladılar. Banka oturdum, neredeyse bacaklarıma konucaklar. Anladım ne demek istediklerini, bu ekmekler bize yetmedi daha getir diyorlar. Ehh artık evdeki ekmekler bayatlamasa bile ,kuşlar için özel ekmek alıcam galiba. Gidicem besleyeceğim onları... Peşim sıra yürüyecekler...Lay lay lay.... Çok zevkli... Siz de kuşlara kendinizi tanıtın... Çok eğleneceksiniz...
Sağlıcakla,
21 Ekim 2010
Seslerden oluşan bir hikaye...
Yaratıcı dramada derslerinden bir örnek daha vermek istedim. Çok eğlendiğim gerçekten kendime birşeyler kattığım bir zaman dilimiydi. Her hafta bir oturumdu. Her oturumun bir konusu olurdu. Ben 11. haftamızdan yani müzik adlı oturumumuzdan bahsetmek istiyorum.
Sınıftayız, hepimizin gözü bağlı. Ve 15-20 tane değişik sesi dinleyip, adlarını yazmamız istendi. Bu bölümü geçtikten sonra, bu seslerden yedi tanesini seçtik. Ve içinde bu yedi sesin geçtiği ufak bir hikaye yazmamız istendi.
Anahtar seslerimiz şöyle:
1.Naylon torba sesi
2. Şemsiye sesi (açılıp, kapanıyor)
3. Dönen fırıldak sesi
4.Kibritin yanma sesi
5.Düdük sesi
6.Islık sesi
7.Müzik kutusu
İşte yazdığım hikaye...
Dün akşam çok hüzünlüydüm. Cama yağmur damlaları vuruyordu. Müzik kutusunu kurdum ve onun tatlı melodilerini dinlerken camdan akan yağmur damlalarını seyretmeye başladım. Sonra giyinip dışarı çıktım. Şemsiyemi açıp kapatarak bir süre çıkardığı sesi dinledim. Sonra şemsiyemi açıp yürümeye koyuldum. Uzaktan vapurların düdük sesi geliyordu. Gemiler ve martılar aklıma düştü. Vapurun arkasına bir fırıldak koysak, rüzgarda dönse, onu seyretsek ne eğlenceli olr diye düşündüm. Ve o sırada yoldan geçen araba beni ıslattı. Tekrar yürüdüğüm yola odaklanmak zorunda kaldım. Alışveriş yapan insanlar naylon torbalarını birbirine sürte sürte yanımdan geçiyorlardı. Rüzgar sanki ıslık çalıyordu bayağı kuvvetlenmişti. Mecburen ilk kafeye girmek zorunda kaldım. Oturdum. Ve yan masadakilerin sigara içerlerken kibrit çakmalarının sesini dinleyip içimden keşki içmeseler dedim. Çayımı ısmarladım. Hemen geldi. Çayımı yudumlarken cafenin penceresinden yağmuru ve ıslanmamak için koşuşturan insanları seyretmeye devam ettim. Hayat güzel diye düşündüm...
Haydi bir kağıt kalem de siz alın elinize... Küçük bir öykü yazın. Sizin öykünüzü yazın...
Sağlıcakla
Sınıftayız, hepimizin gözü bağlı. Ve 15-20 tane değişik sesi dinleyip, adlarını yazmamız istendi. Bu bölümü geçtikten sonra, bu seslerden yedi tanesini seçtik. Ve içinde bu yedi sesin geçtiği ufak bir hikaye yazmamız istendi.
Anahtar seslerimiz şöyle:
1.Naylon torba sesi
2. Şemsiye sesi (açılıp, kapanıyor)
3. Dönen fırıldak sesi
4.Kibritin yanma sesi
5.Düdük sesi
6.Islık sesi
7.Müzik kutusu
İşte yazdığım hikaye...
Dün akşam çok hüzünlüydüm. Cama yağmur damlaları vuruyordu. Müzik kutusunu kurdum ve onun tatlı melodilerini dinlerken camdan akan yağmur damlalarını seyretmeye başladım. Sonra giyinip dışarı çıktım. Şemsiyemi açıp kapatarak bir süre çıkardığı sesi dinledim. Sonra şemsiyemi açıp yürümeye koyuldum. Uzaktan vapurların düdük sesi geliyordu. Gemiler ve martılar aklıma düştü. Vapurun arkasına bir fırıldak koysak, rüzgarda dönse, onu seyretsek ne eğlenceli olr diye düşündüm. Ve o sırada yoldan geçen araba beni ıslattı. Tekrar yürüdüğüm yola odaklanmak zorunda kaldım. Alışveriş yapan insanlar naylon torbalarını birbirine sürte sürte yanımdan geçiyorlardı. Rüzgar sanki ıslık çalıyordu bayağı kuvvetlenmişti. Mecburen ilk kafeye girmek zorunda kaldım. Oturdum. Ve yan masadakilerin sigara içerlerken kibrit çakmalarının sesini dinleyip içimden keşki içmeseler dedim. Çayımı ısmarladım. Hemen geldi. Çayımı yudumlarken cafenin penceresinden yağmuru ve ıslanmamak için koşuşturan insanları seyretmeye devam ettim. Hayat güzel diye düşündüm...
Haydi bir kağıt kalem de siz alın elinize... Küçük bir öykü yazın. Sizin öykünüzü yazın...
Sağlıcakla
19 Ekim 2010
Canım,Seni çok özledimHer gece seni düşünerek ağlıyorum.Her gece sabahlara kadar sağ salim gel diye dualar ediyorum.
Bundan üç-dört sene önce taksimde yaratıcı drama çalışmalarına katıldım. İlk kuru bitirdim. Yaklaşık dört beş ay sürdü. Sonra fırsat olmadı devam edemedim. Ama o dört-beş ay muazzam geçti. Hem ordaki dostluklar çok güzeldi...Hem de yaratıcılığımızı geliştirmemiz adına pek çok çalışma yapıldı. Aşağıdaki mektup drama çalışmalarında bize verilen ödevlerden biriydi. Askerde sevgilisi olan birinin ağzından mektup yazacaktık. Ben Nazlı adında, güzel bir köylü kızı oldum... Mektubun devamı mı? Aşağıda okunmayı bekliyor. Buyrun...
Canım,
Seni çok özledim. Her gece seni düşünerek ağlıyorum. Her gece sabahlara kadar sağ salim gel diye dualar ediyorum. Günlerim gecelerim birbirine karıştı. Böyle söylendiğime bakma. Sen iyi ol kendini iyi koru. Sağ salim köyüne, evine geri dön. Ben başka birşey istemem .
Her gün annenin elini öpmeye gidiyorum. Bir tas çorbasını yapıyorum, içiriyorum. Sen onu merak etme emi ? Beni de merak etme..
Dün çeşmebaşındaki kızlar seni sordu . Mektubu geldi mi dediler. Gururla o cephede dedim. Topraklarımızı koruyor dedim. Bir de bana mektup yazmakla mı uğraşacak dedim. Dedim ama. Gel birde bana sor. İçim kan ağlar. Bir satırcık olsun haberin için neler vermezdim. Yüzün, boyun, posun yavaş yavaş aklımdan siliniyor. Bir siluet gibi hatırlıyabiliyorum seni. Ama ya sevdan öyle mi ? Özlemin öyle mi ? Seni görememek daha da arttırdı aşkımı, ismini sayıklar oldum. Bazen kendimle konuşurken buluyorum kendimi. Korkuyorum. Sensizlik beni delirtir mi diye? Annem babam sağolsun. Bir beni böyle görmekten üzgünler. Onun dışında ses ettikleri yok. Seni beklediğim bilinir ya köyde, kimse bana dil uzatamaz. Komandonun yavuklusu diyorlar bana. İtibarım çok büyük kızlar arasında.
Dün aklıma ne geldi biliyormusun? Seninle ilk gözgöze gelişimiz. Hatırlıyormusun sende? Mor entarim vardı üstümde. Çeşmede sıradaydım. Sen yanımıza geldin. Anam hasta aradan bir tas alıp gidicem olur mu dedin. Bana baktın. Bakışın işte o sırada kalbimi deldi geçti. Nefesim sıklaştı. Başım döndü. Bir sen bir ben vardık artık o meydanda sanki. Ben ne dedim sen ne yaptın hatırlamıyorum. Kızlar kıkırdayarak , gitti, gitti hadi senin sıran diye ittirmeseler ne kadar daha öyle hareketsiz kalırdım bilmem. Nasıl utanıp nasıl kızarmıştım. Aman yarabbim.
İşte Metinim. Köy aynı. Herkes aynı. Ben özleminden ve merağından deli divaneyim. Durum budur. Ne olur iyi dön. Ne olur sağlıklı dön olur mu?
Çatışma olursa öldür diyeceğim can nasıl alınır bilmem öldür diyemiyorum. Öldürme desem ya senin canın giderse ben ne yaparım bilmiyorum. Ne yapmalı Metinim ? Ne yapmalı?
Sen bana bakma Metin. Sensizlik beni çok yıprattı. Günler gecelere geceler günlere eklenir oldu. Dön artık Metin.
Biriciğin Nazlın.
Yazan :Anette İnselberg
Kur :1
Yer :Taksim
Aşk ; Feci Şekilde Öldürüldü , Kalbim ; Hala Şokta......Konuk yazar Gaye Ertürk
Bu yaz çok tatlı insanlarla tanıştım. Hayat dolu, bıcır bıcır insanlar. Face dünyası sayesinde arkadaşlığımız devam etti. Sohbetler aldı başını gitti. Fakat bir sorunsalımız vardı:AŞK...
Evlilik aşkı öldürüyordu ya ilişkiler...günümüzde ilişki dediğin bile zor bulunan birşey olmuştı...Aşağıda Gaye'nin satırlarında bu konuyu sorguluyoruz...Buyrun...
AŞK; Feci Şekilde Öldürüldü, Kalbim ;Hala Şokta
Oturuyoruz,başbaşa,kızkıza..Tabi ki bünyemizin kaldırabileceği miktarda..Yani yalnızca iki kız.İki minik kadın.Böyle deriz bazen kendimize utanmadan,bazen de başkaları tanımlar böyle bizi,hiç sormadan.
Dünyayı gezmeye,egolarını ezmeye,insanlığı süzmeye,kendilerini üzmeye meraklı iki kişi.
Yaşarız,aranırız,dişiyiz,süsleniriz,takı şişesinde balık oluruz.
Biz de konuşuruz.
Bir kalbin olduğunu anladığın zaman mı başlıyor aşk hikayen,yoksa başkalarının da kalbi olduğunu anladığın zaman mı?..
İnsan karşılıksız sevmek için mi,yoksa daha çok,sevilmek için mi bulaşıyor bu kirli işlere?..
Beynimizden,kalbimize giden borular hep tıkanmış ''artıklarla'' ve artık , dudaklarımızdan şırıl şırıl akamıyor sevgi sözcükleri ya da sevgiye dair sözcükler.
Eskiden evlililik aşkı öldürüyordu ya şimdi galiba sevgilililik bile aşkı öldürüyor anladığımız kadarıyla.
Birilerine göre.Belki de.
Çünkü,erkeklerimiz oldu ; ''seni aslında sevmiyorum''diyen,sevgili olmak istemeyen ama elleri başkasına değemeyen..
Anlarımız oldu ; bize bitecekleri ve önemli olmadıkları hatırlatılan,ama zamanın durduğu ve hiç bitemeyen..
Talepler oldu ; bizsiz olamadıklarını yüzlerine vuran.
Biz gidemedik,gitmek istesek fırtınalar koptu..
Ve şikayetler oldu ;..
Gitmek isteyipte gidemediklerine dair.
Peki ne demiş şair?
''Aslında hiçbirşeyi kâr değil insana,
Ne gücü,ne güçsüzlüğü,ne de yüreği.
Gölgesi bir haç gölgesidir,kollarını açsa,
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi.''
İnsan kollarını açtığında ''kutsal'' bir şeye dönüşür,yüce bir şeye,..
Kollarını açan,seven,söylenen kötü sözleri duymayan,onları söyleyenlerin kalplerine yoran ve içlerinde,stratejiler yapabilecekleri savaş karargahları bulundurmayan bütün insanlar..
Biz kollarımızı açtık,onlar önce bizim avuçlarımıza(kaçamayalım diye),sonra kalplerimize çaktılar çivileri,acı kelimelerden dövdükleri.
Evlilik zaten ne ki de ; bir ilişki,bir isim bile olsa belki seni sevemem,böyle yanında olmak istemem de dediler,bir sürü insan birbirlerine.
Ve kendini öldürmekten de,yaşamaktan da korkan,..
Başlayıpta bitemeyen cümlelerin arafında yaşayan kayıp ilişkiler kirletti hep evreni.
Elif,bir söz buldu bir kitaptan,neymiş efendim ; ''Ona,onsuz da yaşayabileceğini göster,aşık olur.'' demiş cariyerinin biri.Sevindik,neye bilmem?
Böyle böyle ; binlerce sayfa karıştırdık,bir sürü filmi birbiriyle yarıştırdık,sağanak yağmurlarımıza karşı sığınaklar yaptık tarihten ve edebiyattan.Derme,çatma..
En son,Simone de Beauvoir'ın eteklerinin altına sığındık,saklambaç oynuyoruz,
Belki de,bizi aramayan insanlarla.
Gaye Ertürk
(Anette'cim,senin için elimi mürekkebe buladım :))
Evlilik aşkı öldürüyordu ya ilişkiler...günümüzde ilişki dediğin bile zor bulunan birşey olmuştı...Aşağıda Gaye'nin satırlarında bu konuyu sorguluyoruz...Buyrun...
AŞK; Feci Şekilde Öldürüldü, Kalbim ;Hala Şokta
Oturuyoruz,başbaşa,kızkıza..Tabi ki bünyemizin kaldırabileceği miktarda..Yani yalnızca iki kız.İki minik kadın.Böyle deriz bazen kendimize utanmadan,bazen de başkaları tanımlar böyle bizi,hiç sormadan.
Dünyayı gezmeye,egolarını ezmeye,insanlığı süzmeye,kendilerini üzmeye meraklı iki kişi.
Yaşarız,aranırız,dişiyiz,süsleniriz,takı şişesinde balık oluruz.
Biz de konuşuruz.
Bir kalbin olduğunu anladığın zaman mı başlıyor aşk hikayen,yoksa başkalarının da kalbi olduğunu anladığın zaman mı?..
İnsan karşılıksız sevmek için mi,yoksa daha çok,sevilmek için mi bulaşıyor bu kirli işlere?..
Beynimizden,kalbimize giden borular hep tıkanmış ''artıklarla'' ve artık , dudaklarımızdan şırıl şırıl akamıyor sevgi sözcükleri ya da sevgiye dair sözcükler.
Eskiden evlililik aşkı öldürüyordu ya şimdi galiba sevgilililik bile aşkı öldürüyor anladığımız kadarıyla.
Birilerine göre.Belki de.
Çünkü,erkeklerimiz oldu ; ''seni aslında sevmiyorum''diyen,sevgili olmak istemeyen ama elleri başkasına değemeyen..
Anlarımız oldu ; bize bitecekleri ve önemli olmadıkları hatırlatılan,ama zamanın durduğu ve hiç bitemeyen..
Talepler oldu ; bizsiz olamadıklarını yüzlerine vuran.
Biz gidemedik,gitmek istesek fırtınalar koptu..
Ve şikayetler oldu ;..
Gitmek isteyipte gidemediklerine dair.
Peki ne demiş şair?
''Aslında hiçbirşeyi kâr değil insana,
Ne gücü,ne güçsüzlüğü,ne de yüreği.
Gölgesi bir haç gölgesidir,kollarını açsa,
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi.''
İnsan kollarını açtığında ''kutsal'' bir şeye dönüşür,yüce bir şeye,..
Kollarını açan,seven,söylenen kötü sözleri duymayan,onları söyleyenlerin kalplerine yoran ve içlerinde,stratejiler yapabilecekleri savaş karargahları bulundurmayan bütün insanlar..
Biz kollarımızı açtık,onlar önce bizim avuçlarımıza(kaçamayalım diye),sonra kalplerimize çaktılar çivileri,acı kelimelerden dövdükleri.
Evlilik zaten ne ki de ; bir ilişki,bir isim bile olsa belki seni sevemem,böyle yanında olmak istemem de dediler,bir sürü insan birbirlerine.
Ve kendini öldürmekten de,yaşamaktan da korkan,..
Başlayıpta bitemeyen cümlelerin arafında yaşayan kayıp ilişkiler kirletti hep evreni.
Elif,bir söz buldu bir kitaptan,neymiş efendim ; ''Ona,onsuz da yaşayabileceğini göster,aşık olur.'' demiş cariyerinin biri.Sevindik,neye bilmem?
Böyle böyle ; binlerce sayfa karıştırdık,bir sürü filmi birbiriyle yarıştırdık,sağanak yağmurlarımıza karşı sığınaklar yaptık tarihten ve edebiyattan.Derme,çatma..
En son,Simone de Beauvoir'ın eteklerinin altına sığındık,saklambaç oynuyoruz,
Belki de,bizi aramayan insanlarla.
Gaye Ertürk
(Anette'cim,senin için elimi mürekkebe buladım :))
Çocuk kimin kime hediyesidir...
Dün uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla buluştuk. Kahve içmeye gittik. Sen nasılsın, ben nasılım diyemeden yanımıza kavga eden bir çift geldi. Cafe küçük, masalar dipdipe. Konuşmalar duyuluyor. Ama bağırma sesi zaten duyulmayacak gibi değil. Önce arkadaşımla sabredip boşlukları doldurma çabamıza devam ediyoruz. Fakat öyle bir an geldi ki, kendimizi yan masanın kavgasının içinde buluverdik.
Kadın ısrarla ve yüksek sesle; bu çocuk benim sana hediyem... anladın mı? benim sana hediyem diye bağırıyordu...
Oldum olası, kavgadan ve yüksek sesli tartışmalardan rahatsız olan biri olarak daha fazla orada kalmak istemedim. Hesabı ödedik. Kendimizi dışarı attık. Attık atmasına da kadının sözleri kafamızda çınlamaya devam etti.
O zaman dedim arkadaşıma o çocuk adamın da kadına hediyesi. Eşit durumdalar. Ya da kadın başka bir adama o hediyeyi verebilirdi, ya da olmadı adam başka bir kadından o hediyeyi alabilirdi. Bu nasıl bir mantıktır anlayamadım dedim.
Biz artık haberleşmediğimiz onca zamanı, kendimizi unuttuk, yan masanın derdine düştük. Fikirlerimizi söylemeye başladık.
İşin en kötüsü ne biliyormusun dedim arkadaşıma, Bu kadın çocuğuna da böyle konuşuyorsa... Çocuk belki de bütün hayatı boyunca kendini gerçekleştirmek yerine annesinin istediği hayatı yaşamak zorunda bırakılacak... Kendine, kendi seçimlerine ait olmayan bir hayatı yaşayacak...Hem yürüdük hem biraz daha kafa yorduk bu konuda.
Yürümekten yorulunca daha boş bir cafe'ye oturduk. Kendi hayatlarımıza geri döndük...
Sağlıcakla,
Kadın ısrarla ve yüksek sesle; bu çocuk benim sana hediyem... anladın mı? benim sana hediyem diye bağırıyordu...
Oldum olası, kavgadan ve yüksek sesli tartışmalardan rahatsız olan biri olarak daha fazla orada kalmak istemedim. Hesabı ödedik. Kendimizi dışarı attık. Attık atmasına da kadının sözleri kafamızda çınlamaya devam etti.
O zaman dedim arkadaşıma o çocuk adamın da kadına hediyesi. Eşit durumdalar. Ya da kadın başka bir adama o hediyeyi verebilirdi, ya da olmadı adam başka bir kadından o hediyeyi alabilirdi. Bu nasıl bir mantıktır anlayamadım dedim.
Biz artık haberleşmediğimiz onca zamanı, kendimizi unuttuk, yan masanın derdine düştük. Fikirlerimizi söylemeye başladık.
İşin en kötüsü ne biliyormusun dedim arkadaşıma, Bu kadın çocuğuna da böyle konuşuyorsa... Çocuk belki de bütün hayatı boyunca kendini gerçekleştirmek yerine annesinin istediği hayatı yaşamak zorunda bırakılacak... Kendine, kendi seçimlerine ait olmayan bir hayatı yaşayacak...Hem yürüdük hem biraz daha kafa yorduk bu konuda.
Yürümekten yorulunca daha boş bir cafe'ye oturduk. Kendi hayatlarımıza geri döndük...
Sağlıcakla,
18 Ekim 2010
İlişkilerde yaş farkı...
Televizyonu açtım. Evlilik programı çıktı karşıma. 85 yaşında bir dede. Evlenmek istiyor. Tabi ki hakkı...Herkes evde bir nefes istiyor. Herkes evde kendisiyle ilgilenen birini istiyor.
Sunucu soruyor
Hanım kaç yaşında olsun?
Dede cevap veriyor. 40 yaşında olsun iyidir.
Sunucu ............bey bu 40 yaş sana genç değil mi? diyor.
İkisinin arasında bir pazarlıktır gidiyor. Dede sonunda 60 yaşlarında bir hanıma razı olabileceğini belirtiyor.
Şimdi düşünelim erkekler neden kendilerinden bu kadar küçük hanımlara ilgi gösteriyorlar...Benim birinci tahminim, tekrar genç olma isteği. Yanlarındaki genç hatunun gençliklerinin kendilerine geçeceğine inanıyorlar ve kendi yaşlarını henüz kabul edememişler, kendilerince genç kalma mücadelesi veriyorlar.
Bir bakıma erkekler bunu yapabiliyorlar ...Eleştiriliyorlar... Yıpratılıyorlar... Ama yine de 20 yaş 30 yaş bazen 40 yaş küçük demeden hatunla evleniveriyorlar.
Peki hanım kısmı ne yapıyor??? Hanım kısmi duruma isyandan öteye gidemiyor. 85 yaşında bir kadın ben 40 yaşındaki erkekle evlenmek istiyorum derse sadece gülerler o kadına. İyi o zaman 60 yaşa kabulum mü diyecek. Yine de gülerler...
Kadınların kendilerinden 8-10 yaş küçük erkeklerle evliliklerine bile yeni yeni rıza gösteriyor toplum.
Erkekler kadınlara ait bir çok iş sahasında yerini alabiliyor.Kadınlar da erkeklere ait olduğu düşünülen bir çok iş sahasında yerini alıyor. Dış görünüşünü erkeğe benzetebiliyor. Saçlarını kazıtabiliyor. Hatta haftasonu beyoğlunda bir çift gördüm. Kadın kafayı kazıtmış, erkek saçlarını uzatmış. Tamamen ters rollere soyunmuşlar. En azından klasik dış görünüş ölçütlerinde...
Yapılan işlerde, dış görünüşte kadın ve erkek arasındaki sınırlar giderek kaybolurken iş kendinden küçük yaşta biriyle beraber olmaya gelince kadına karşı konulan eski bildik sınırlar tekrar yerine geliveriyor.İşin özü tabi ki makul sınırlar içerisinde kalmak...Bence bu hem erkekler hem de kadınlar için geçerli olmalı...
Kadınların yapacak daha çok işleri var...
Sağlıcakla,
Sunucu soruyor
Hanım kaç yaşında olsun?
Dede cevap veriyor. 40 yaşında olsun iyidir.
Sunucu ............bey bu 40 yaş sana genç değil mi? diyor.
İkisinin arasında bir pazarlıktır gidiyor. Dede sonunda 60 yaşlarında bir hanıma razı olabileceğini belirtiyor.
Şimdi düşünelim erkekler neden kendilerinden bu kadar küçük hanımlara ilgi gösteriyorlar...Benim birinci tahminim, tekrar genç olma isteği. Yanlarındaki genç hatunun gençliklerinin kendilerine geçeceğine inanıyorlar ve kendi yaşlarını henüz kabul edememişler, kendilerince genç kalma mücadelesi veriyorlar.
Bir bakıma erkekler bunu yapabiliyorlar ...Eleştiriliyorlar... Yıpratılıyorlar... Ama yine de 20 yaş 30 yaş bazen 40 yaş küçük demeden hatunla evleniveriyorlar.
Peki hanım kısmı ne yapıyor??? Hanım kısmi duruma isyandan öteye gidemiyor. 85 yaşında bir kadın ben 40 yaşındaki erkekle evlenmek istiyorum derse sadece gülerler o kadına. İyi o zaman 60 yaşa kabulum mü diyecek. Yine de gülerler...
Kadınların kendilerinden 8-10 yaş küçük erkeklerle evliliklerine bile yeni yeni rıza gösteriyor toplum.
Erkekler kadınlara ait bir çok iş sahasında yerini alabiliyor.Kadınlar da erkeklere ait olduğu düşünülen bir çok iş sahasında yerini alıyor. Dış görünüşünü erkeğe benzetebiliyor. Saçlarını kazıtabiliyor. Hatta haftasonu beyoğlunda bir çift gördüm. Kadın kafayı kazıtmış, erkek saçlarını uzatmış. Tamamen ters rollere soyunmuşlar. En azından klasik dış görünüş ölçütlerinde...
Yapılan işlerde, dış görünüşte kadın ve erkek arasındaki sınırlar giderek kaybolurken iş kendinden küçük yaşta biriyle beraber olmaya gelince kadına karşı konulan eski bildik sınırlar tekrar yerine geliveriyor.İşin özü tabi ki makul sınırlar içerisinde kalmak...Bence bu hem erkekler hem de kadınlar için geçerli olmalı...
Kadınların yapacak daha çok işleri var...
Sağlıcakla,
17 Ekim 2010
zaman nedir???
Salonda kanapeye oturdum elimde çay var. Bulutları, kuşları seyrediyorum. Sabah mahmurluğunu üzerimden atamamışım. Gözlerim ara ara kapanıyor. Gözlerim her kapandığında aklım başka bir zamana sıçrıyor.
Baktım önce lise son sınıftayım. Okulun son günü. Bütün sınıf bir ağızdan kimse bizi ayıramaz diye bir şarkı tutturmuş. Gözümüzde yaşlar. Birbirimizden ayrılmayacağız diye verilen sözler. Duygu yüklü anlar.
Açtım gözlerimi, tavşana benzer bir bulut geçiyor gökyüzünden. Hoop gözlerimi yine kapatıyorum.
Çok yakın bir kız arkadaşımla yaptığım derin bir sohette buluyorum kendimi. İstekler, sıkıntılar paylaşılıyor. Vapurdayız. Rüzgar var. Biraz da üşümüşüm. İçeri giriyoruz.
Salonda kanapede gözlerimi açıyorum tekrar, elimdeki çaydan bir yudum içiyorum. Gözlerim gene kapanıyor.
Annemle bir kavganın ortasındayız bu sefer, memnuniyetsizlikler, karşılıklı yakınmalar çınlıyor kulaklarımda. Hemen gözümü açıp salona geri dönüyorum. Bir tur atıyorum evde. Gene kanapeye yönleniyorum uzanıyorum bu sefer. Üstüme bir battaniye alıyorum. Gözlerim çoktan kapanmış.
Doğumgünü kutlamasındayız. Başlamışız erkekleri çekiştirmeye. Şöyleler, böyleler. Yakınmalar, beklentiler. Herkes kendi tecrübesini ve aldığı dersleri döküyor ortaya. Gözlerimi yine açıyorum. Oturuyorum. Gökyüzünde yağmur bulutları.Hava yağdı yağacak derken dün yolda gördüğüm o tatlı kız çocuğu geliyor aklıma gülümsüyorum.
Bugün salon çok kalabalık. Tüm zamanları, hayatımın tüm zamanlarındaki insanları biraraya toplamışım gibi hissettim. Hepsini aynı anda yaşayabiliyorum. Şimdi herşeyi barındıryor sanki...
Aslında facebook'da öyle değil mi ? Hayatımızın tüm zamanlarındaki insanları aynı yere toplamadık mı? Hepsini aynı anda görüp konuşmuyor muyuz???
Zaman dedikleri şey çok acaip. Sihirli bir şey.
Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı görürsünüz ... Sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi. Yıllar geçmemiş sanki o ara hiç yaşanmamış gibi. Konuşmaya kaldığınız yerden devam etmek gibi...
Zaman dediğiniz şey nedir? Bilen var mı?
Sağlıcakla,
Baktım önce lise son sınıftayım. Okulun son günü. Bütün sınıf bir ağızdan kimse bizi ayıramaz diye bir şarkı tutturmuş. Gözümüzde yaşlar. Birbirimizden ayrılmayacağız diye verilen sözler. Duygu yüklü anlar.
Açtım gözlerimi, tavşana benzer bir bulut geçiyor gökyüzünden. Hoop gözlerimi yine kapatıyorum.
Çok yakın bir kız arkadaşımla yaptığım derin bir sohette buluyorum kendimi. İstekler, sıkıntılar paylaşılıyor. Vapurdayız. Rüzgar var. Biraz da üşümüşüm. İçeri giriyoruz.
Salonda kanapede gözlerimi açıyorum tekrar, elimdeki çaydan bir yudum içiyorum. Gözlerim gene kapanıyor.
Annemle bir kavganın ortasındayız bu sefer, memnuniyetsizlikler, karşılıklı yakınmalar çınlıyor kulaklarımda. Hemen gözümü açıp salona geri dönüyorum. Bir tur atıyorum evde. Gene kanapeye yönleniyorum uzanıyorum bu sefer. Üstüme bir battaniye alıyorum. Gözlerim çoktan kapanmış.
Doğumgünü kutlamasındayız. Başlamışız erkekleri çekiştirmeye. Şöyleler, böyleler. Yakınmalar, beklentiler. Herkes kendi tecrübesini ve aldığı dersleri döküyor ortaya. Gözlerimi yine açıyorum. Oturuyorum. Gökyüzünde yağmur bulutları.Hava yağdı yağacak derken dün yolda gördüğüm o tatlı kız çocuğu geliyor aklıma gülümsüyorum.
Bugün salon çok kalabalık. Tüm zamanları, hayatımın tüm zamanlarındaki insanları biraraya toplamışım gibi hissettim. Hepsini aynı anda yaşayabiliyorum. Şimdi herşeyi barındıryor sanki...
Aslında facebook'da öyle değil mi ? Hayatımızın tüm zamanlarındaki insanları aynı yere toplamadık mı? Hepsini aynı anda görüp konuşmuyor muyuz???
Zaman dedikleri şey çok acaip. Sihirli bir şey.
Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı görürsünüz ... Sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi. Yıllar geçmemiş sanki o ara hiç yaşanmamış gibi. Konuşmaya kaldığınız yerden devam etmek gibi...
Zaman dediğiniz şey nedir? Bilen var mı?
Sağlıcakla,
16 Ekim 2010
bir ilişki ne zaman biter...
Bir insanla ilişkinin nerede başladığını bulmak çok kolay. Adını duyduğun, sesini duyduğun yada ilk tanıştığın,ilk göz göze geldiğin an ilişki çoktan başlamış olur. Ve sen o insan hakkında çoktan karar vermiş bile olursun. İşin şaşılacak tarafı yüzde doksan da doğru karar vermişsindir.
Hadi bakalım bir ilişkinin ne zaman başladığını kolayca çözdük. Peki bir ilişki ne zaman biter ?
İlişki tarafları yollarını ayırdıkları zaman mı biter? Yoo hiç sanmıyorum. O dönem ilişkinin en kuvvetli yaşandığı dönemlerden biridir bence. Tekrar barışılacak mı sorgulamaları, pişmanlıklar, o ne dedi, ben ne dedimler, özlemler, kızgınlıkar, arasam mılar, aramalar, tekrar kavga etmeler, barışmalar...Bana hiç ilişki bitmiş gibi gelmedi...
İlişkinin kesin bittiğini kabul edelim. Bu sefer acaba arkadaş kalabilecek miyiz endişesi bizi sarar... İçten içe de arkadaş kalalım belki tekrar barışırız arka planda çalışmaya devam eder. İlişki hala devam ediyor anladığım kadarıyla.
Bu aşamadan sonra kimisi arkadaşlığa dönme beceresini gösterir kimisi kesin olarak görüşmeme kararı alır. İki durumda da ilişki yine de bitmez. Kesin olarak görüşmeme kararı aldığın kişiyi, görmezsin fakat düşünürsün çünkü. Ansızın biri onu soruverir. Bir şarkı çalıverir. Birisi saçlarını onun gibi düzeltir. Onun gibi kahkaha atar.Ya da yolda karşına çıkıverir.
Hele şimdinin dünyasında face'te sayfasına bakıp bakmama mücadelesi sürer gider. Acaba şu an ne yapıyor diye merak edersin.
Ya da aradan birkaç yıl geçer, birden aklına düşer. Kalbinde bıraktığı izler tekrar bir canlanır.
Bilmiyorum ama birisiyle tanıştığınızda çok dikkat edin. Sonsuza kadar sürecek bir ilişki başlamaktadır.
Sağlıcakla
Hadi bakalım bir ilişkinin ne zaman başladığını kolayca çözdük. Peki bir ilişki ne zaman biter ?
İlişki tarafları yollarını ayırdıkları zaman mı biter? Yoo hiç sanmıyorum. O dönem ilişkinin en kuvvetli yaşandığı dönemlerden biridir bence. Tekrar barışılacak mı sorgulamaları, pişmanlıklar, o ne dedi, ben ne dedimler, özlemler, kızgınlıkar, arasam mılar, aramalar, tekrar kavga etmeler, barışmalar...Bana hiç ilişki bitmiş gibi gelmedi...
İlişkinin kesin bittiğini kabul edelim. Bu sefer acaba arkadaş kalabilecek miyiz endişesi bizi sarar... İçten içe de arkadaş kalalım belki tekrar barışırız arka planda çalışmaya devam eder. İlişki hala devam ediyor anladığım kadarıyla.
Bu aşamadan sonra kimisi arkadaşlığa dönme beceresini gösterir kimisi kesin olarak görüşmeme kararı alır. İki durumda da ilişki yine de bitmez. Kesin olarak görüşmeme kararı aldığın kişiyi, görmezsin fakat düşünürsün çünkü. Ansızın biri onu soruverir. Bir şarkı çalıverir. Birisi saçlarını onun gibi düzeltir. Onun gibi kahkaha atar.Ya da yolda karşına çıkıverir.
Hele şimdinin dünyasında face'te sayfasına bakıp bakmama mücadelesi sürer gider. Acaba şu an ne yapıyor diye merak edersin.
Ya da aradan birkaç yıl geçer, birden aklına düşer. Kalbinde bıraktığı izler tekrar bir canlanır.
Bilmiyorum ama birisiyle tanıştığınızda çok dikkat edin. Sonsuza kadar sürecek bir ilişki başlamaktadır.
Sağlıcakla
15 Ekim 2010
isteklerim olunca niye ürküyorum?... Siz ne yapıyorsunuz?...
İsteklerim, dileklerim, düşüncelerim gerçekleşince niye korkuyorum? Bilmiyorum... Bir suçluluk suçluluktan ziyade beni bir endişe duygusu kaplıyor. Hatta ürküyorum...
Öyle her istediğim falan olmuyor zaten. İsteklerim olmayınca olsunlar diye deli gibi uğraşıyorum, kapıları tırmalıyorum, gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyorum. Ağlıyorum. Yardım istiyorum. Her yolu, sonuna kadar hatta dibine kadar deniyorum. Debeleniyorum. Kabullenemiyorum. Bırakıyorum isteğimi, bıraktım diyorum. Geri geliyor. Yine bırakıyorum, yine geri geliyor. Dövünüyorum. Gene tırmalıyorum. Pozitif düşünceyle oldu gibi düşünüyorum. Gene olmuyor. Çaresiz kabulleniyorum. İçimde izi kalıyor. Her hatırladığımda tekrar denemeliyim mi duygusu alevleniyor. Bir karamboldur gidiyor.
Bunun tam tersi durumdaysa isteğim oluyor. Ve o kadar çırpınarak, uğraşarak elde ettiğim şey ya beni mutlu etmiyor. Ya da gerçekten mutlu ediyorsa bu sefer mutluluktan dolayı ürküyorum.
Bu kadar gel-gitler içinde bir şey isteyince ödüm kopuyor. İsteğim olsa da sorun, olmasa da sorun.
Bu sizler de nasıl çok merak ediyorum. Haydi beni yanıtlayın lütfen...
Sağlıcakla,
Öyle her istediğim falan olmuyor zaten. İsteklerim olmayınca olsunlar diye deli gibi uğraşıyorum, kapıları tırmalıyorum, gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyorum. Ağlıyorum. Yardım istiyorum. Her yolu, sonuna kadar hatta dibine kadar deniyorum. Debeleniyorum. Kabullenemiyorum. Bırakıyorum isteğimi, bıraktım diyorum. Geri geliyor. Yine bırakıyorum, yine geri geliyor. Dövünüyorum. Gene tırmalıyorum. Pozitif düşünceyle oldu gibi düşünüyorum. Gene olmuyor. Çaresiz kabulleniyorum. İçimde izi kalıyor. Her hatırladığımda tekrar denemeliyim mi duygusu alevleniyor. Bir karamboldur gidiyor.
Bunun tam tersi durumdaysa isteğim oluyor. Ve o kadar çırpınarak, uğraşarak elde ettiğim şey ya beni mutlu etmiyor. Ya da gerçekten mutlu ediyorsa bu sefer mutluluktan dolayı ürküyorum.
Bu kadar gel-gitler içinde bir şey isteyince ödüm kopuyor. İsteğim olsa da sorun, olmasa da sorun.
Bu sizler de nasıl çok merak ediyorum. Haydi beni yanıtlayın lütfen...
Sağlıcakla,
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





