10 Ekim 2011

Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu...

 

Evlenince Bir Çift Ayakkabı mı Olacağız? Bu bir gelenekti,

gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi.. genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..

Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.

İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı. Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu.

Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı. Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.

Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir.

Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.

Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü…

Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi.

Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığı nı yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine..

Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi…

Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi..

Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”

Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandı ğını.

Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.

Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?

 Güzellik;

Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı, Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin… Ay gibi haledendi… Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı. … Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı…

Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. ..

Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca" demesini istiyormuş.

Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir tüyünü kopararak, "Amca de bakayım!" diye bağırmış. Papağandan yine ses çıkmayınca her seferinde "Amca de!" diyerek hayvanın tüylerini tek tek yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış.

Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde ne görsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "Amca de bakayım!", "Amca de bakayım!" diye bağırıyormuş.

Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür.

Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.

Gidene mutluluk dileyen bir dilim var..

Gözlerimi kanatırcasına ağladığım gecelerim var !
Ve kahkahalara sarılmış anılarım !
Herkes kadar dertli,bazılarından fakir, bazılarından zenginim.
Taşıdığım hayallerim, söylenecek şarkılarım,
... Paylaşılacak dostluklarım var.
Bilmeyene sevmeyi öğretecek kadar büyük bir kalbim,
Gidene mutluluk dileyen bir dilim var..
Yüreğimi korkak büyütmedim !
"Kaybettiklerim; dağıttığım servetimdir"..!
CAN YÜCEL

Piçirik deyin o anlar...

Amuda da kalkarım... Günün fotosu... 10/10/2011

Nispeten senden daha iyi hissediyorum...

Yapmamız gereken sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek...

 



“..biri, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor.

O yüzden değil mi içimizi tutmamız? birine teslim olmaktan korkmamız? ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız? “anlatsam mı, anlatmasam mı” kararsızlığımız, “bu sevgi beni acıtır mı” kuşkularımız..

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapmamız gereken sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek.. Ama kime iki defa güveneceğimizi iyi seçmek

Gabriel Garcia Marquez

9 Ekim 2011

-"NEDEN BÖYLE YAPTINIZ ? "

 
Bilge tam trene biniyordu ki,ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve rayların  üzerine düştü.Aşağı inip onu alması imkansızdı.Çünkü tren çoktan hareket etmişti.Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merakla bekliyordu.O gayet sakin bir biçimde diğer ayakkabıyıda çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı.Talebelerinden biri dayanamayıp sordu:
-"NEDEN BÖYLE YAPTINIZ ? "
Gülümseyen bilgenin cevabı basit ama hakikat yüklüydü :
-"DEMİRYOLUNUN ÜZERİNDEKİ AYAKKABIYI FAKİR BİRİ BULURSA, DİĞERİNİDE BULUP GİYEBİLSİN DİYE !!!"

Ahtapot ızgara...

 

Ahtapot Izgara1 kg ahtapot
4 su bardağı su
1 adet soğan
1 baş sarmısak
2 su bardağı beyaz şarap
Üzeri için:
3 diş ince kıyılmış sarmısak
1 çay bardağı zeytinyağı
1 adet limonun suyu
1 çay kaşığı kekik

 

DÖVÜLMÜŞ olarak aldığınız ahtapotu derin dondurucuda 2 veya 3 gün bekletin. İyice yıkadıktan sonra düdüklü tencerede su, soğan, sarmısak ve 2 su bardağı beyaz şarap ekleyerek yarım saat yumuşayıncaya kadar haşlayın. Suyunu süzün ve ızgara yapıp servis tabağına alın. Ayrı bir kapta 3 diş ince kıyılmış sarmısak, 1 çay bardağı zeytinyağı, limon suyunu çırpın. Ahtapotun üzerine gezdirin. Kekik serptikten sonra servis yapın

Sevsem ısırır mı?

 

ÖLDÜRMEYEN şey,GÜÇLENDİRİR...

 ÖLDÜRMEYEN şey,GÜÇLENDİRİR...
Nietzsche/Aforizma

Yağmur yağıyor... Seller akıyor... Günün fotosu... 09/10/2011

Üçüncüsü ; Her şartta kendi ayakları üzerinde durmasını bilenler !!!

 



 

Hayatta en derin saygı duyulacak üç insan vardır !
Birincisi ; Mütevazi  bir şekilde kazanmasını bilenler !
İkincisi ; Asil bir şekilde kaybetmesini bilenler !
Üçüncüsü ; Her şartta kendi ayakları üzerinde durmasını bilenler !!!

Asla maske takma!

Asla maske takma!
Öfkeliysen öfkeli ol.
Bu risklidir, ama gülümseme, çünkü bu dürüst olmaz.
Tüm mekanizman ters yüz olmuş.
Çünkü kızmak istediğinde kızmadın, nefret etmek istediğinde etmedin.
... Şimdi sevmek istiyorsun, aniden mekanizmanın çalışmadığını farkediyorsun.
Öfkesini bastıran insanlar hep çok yerler.
Öfkeli insanlar daha fazla sigara içerler.
Çünkü öfke tırnak ve dişlerden boşaltılır.
Sahici ol!
Şimdiki zamana sadık kal.
Çünkü tüm yalanlar geçmişten ya da gelecekten içeri sızar.
Geçmişi bir yük gibi üzerinde taşıma;
Gereksiz yere de gelecekle uğraşma!

Giuseppe Verdi - Nabucco - Chorus of the Hebrew Slaves from Akt III 1842

http://youtu.be/5sBp5FDkFIU