8 Ekim 2010

martıları beslemeli...

bir istanbullu olarak martıları beslemek birinci görevim... bunu en iyi yapacağım yer tabi ki şehir hatları vapuru... fakat vapura hiç yolum düşmüyor...anadolu yakasına hiç geçmiyorum kiiii... avrupa yakasından anadolu yakasına karayoluyla gitmeyi düşününce bile içim sıkışıyor... fakat vapur keyifli... gidilebilir... ama tüm hayatı avrupa yakasına toplamışım... karşı tarafa da sebebsiz geçilmez ki... benim de martılara sözüm var... ve illaki vapurdan besleyeceğim onları... sözümü tutamadıkça içimdeki sıkıntım büyüyor...


bir de anadolu yakasına öyle bir iş için bile geçmiyorum... paket programa ihtiyaç duyuyorum... en az üç iş bulunacak... o zaman geçiyorum... nedense bu karşı tarafa  geçme işi büyük bir mesele gözümde...


eee üç işi bulamıyorum... vapura sebebsiz binemiyorum... martılar bekleşiyor da bekleşiyor... ben huzursuz... böyle devam ederken....


bir tatil planı gündeme geliyor... istanbuldan güneye doğru gidilecek güneye gitmek için feribota binmek lazım... ha vapur... ha feribot... tamam diyorum oldu bu iş... martıları besleyebileceğim.


feribota biniyorum... hızlıca büfeye gidiyorum... alalacele iki üç poğaça alıyorum... dışarı çıkıyorum... feribotun dışarı çıktığım tarafı çok esiyor... üşüyorum...duramıyorum... eee söz de vermişiz... ne olacak şimdi... şansımı feribotun öbür tarafında deniyorum... tamam bu taraf sakin... oldu bu iş...


poğaçaları küçük küçük parçalara ayırıyorum... önce korka korka martılara atıyorum... yemeğin kokusunu alan martılar yavaş yavaş etrafta toplaşmaya başlıyor... küçük parçaları tam martıların gagalarına doğru atıyorum... o kadar yaklaşıyor martılar... kimisi gagaya... kimisi suya... kimisi martının kafasına... bir karamboldür gidiyor


bu arada martıların uçuş tekniklerini de inceliyorum... çok ilginç... bir süre feribotun yanında uçuyor... sonra hhoppp pike yapıyor aşağıya doğru sonra biraz düz gidiyor... sonra gene yukarı... yanıma geliyor... martılar toplaştı... benim poğaçalar bitti... gidiyorum büfeye  hadi diyorum bu son... iki poğaça daha alıp geliyorum... bu arada feribottaki insanlarda martıları beslemeye başlıyor... biz bi sürü insan elinde simit, sandüviç, poğaça martılara atıyoruz, martılar çevremizde dört dönüyor, acaip bi eğlencidir gidiyor...


arkamdan yaşlı bir çift bana sesleniyor, kızım diyorlar bana, şu parayla poğaça al da bizim için de martıları besle... tamam diyorum... onların adına da martıları besliyorum... içim çok güzel bir duyguyla dolup taşıyor...


martılar, feribot yolcuları, o yaşlı çift...ben


hep beraber öyle mutlu... karşı kıyıya  geçiveriyoruz...



sağlıcakla...


Not:Açıkçası yazıyı martı resimleriyle bitirmek isityordum ama elimde hiç martı resmi yoktu... Yazımı okuyan Adnan Albayrak bende çok güzel martı resimleri var istiyorsanız kullanın deyince çok sevindim. Aşağıda kendisinin çekmiş olduğu bir kaç martı fotoğrafı bulunmakta. Beslediğimiz martılar bunlar değildi ama olsun. Hepsini sevelim, hepsini besleyelim. Hatta tüm hayvanları, hatta tüm canlıları sevelim. Bir olalım.

Sağlıcakla,











  

saçları ne zaman kestirmeli...

saç kestirmek mühim bi mesele... ciddi bir sorunsal... önce kuaföre karar verilecek... geçmiş deneyimler gözden geçirilecek... hoşuna giden modellere göz atılacak... en önemli mesele zamanlama... şimdilerde bakıyorum herkes saçını kestiriyo... yaz çıkışı... saçlar hafif yıpranmış... denizdi güneşti derken... uçlar kırılmış... zamanlama doğru gözüküyor... hem kışa saygıyı belirtmek açısından da önemli... bak ben seni özenerek karşılıyorum... sen de bana iyi davran... kışım iyi geçsin der gibi ...bi yandan böyle bir mesajlaşma var...


şimdi benim sorunum şu benim saçlar yavaş uzuyor... ee bende uzun saç seviyorum... saçım uzuyor... uzuyor... uzuyor... tam istediğim boya geliyor... ve fakat uçları kırılıyor... kestirme zamanı gelmiş oluyor... ben kestiriyorum... sonra gene istediğim boya gelene kadar bekliyorum...tam o boya geliyor ... gene kestiriyorum... ben bu işten hiçbir şey anlamıyorum...


dün karar vermiştim... saçlar  istediğim boyda ama ...yaz çıkışı ya... kestirmek lazım... ohh hava  bir güzel yağdı... bir de güzel soğudu... hımm dedim bunlar işaret... ohh gitmedim işte kestirmeye... saçlar istediğim boyda kafamda durmaya devam ediyorlar... ohh olsun...yookkk bugün de hava yağmurlu soğuk...hayatta gitmem kestirmeye...


zaten birde modeli konusunda kararsızım...çok ciddi ve bilimsel bir araştırma yaptım...benim saçlarım soldan sağa doğru  ayırma modelindeydi yıllar boyu... sonra sıkıldım...ortadan açtım... biraz da öyle devam ettim...


şimdi kararsızım... anket yaptım... yoldan geçenleri seyrettim... televizyonda heber spikerlerine baktım... anket sonucu şu...saçların % 40' ı ortadan, %40'ı soldan sağa doğru ve sadece % 20'si sağdan sola ayırmış...


yani bu anketin bana hiç bir faydası olmadı...


sadece şaşırdım... hatun kısmi ortadan ve soldan ayırım arasında kalmış gibi....sağdan ayırıma pek itibar yok...


aynı kararsızlık bende de mevcut...soldan mı... ortadan mı...


şu an saçlarımı okşuyorum... bikaç gün daha benle beraberler...canlarım benim:)))


karar günü geldiğinde kuaförle beraber deneme yapıp karar veririz artık...


zaten kestirdikten sonra şekle girmesi iki üç haftayı buluyor... o neden oluyor onu da hiç anlamıyorum zaten...


neyse bu soğuk ve yağmurlu günlerde iyi giyinin...saçlarınızı güzel kestirin...sağlıcakla kalın...

7 Ekim 2010

her yaşın bir güzelliği var...mı?????????????


geçen gün annemle buluştuk...kahvelerimizi içerken laflamaya başladık...tipik bir anne-kız ilişkimiz olduğundan dolayı sohbet  surat asmalar, gerginlikler, anlaşmazlıklar, biraz da hoşlukla devam eden bir yörüngede devam ederken...annem günün lafını patlattı...


her yaşın güzelliği falan yok...o züğürt tesellisinden başka bir şey değil.....tabi ki ben ilk görevim olarak annemin söylediğine hemen karşı çıktım....olur mu hiç öyle şey dedim...


her yaş ayrı güzeldir...ayrı beklentiler...ayrı tecrübeler...ve ayrı olgunluklar içerir...

sen onu külahıma anlat dedi annem...bu noktadan itibaren..annem ben ve külahı konuşmaya devam eder olduk...


her sabah acaba bugün nerelerim ağrıyacak diye kalkmaya başladım...yirmi yaşında zıp zıp zıplardım dedi annem...anneme karşı gelme isteğim bastırılamaz bir şekilde devam etsede...bi yandan da düşünmeye başladım...her yaşın bir güzelliği varsa...niye birisi bize küçük gösteriyorsun deyince seviniyoruz...hatta bu büyük bir iltifat oluyor...hatta yüzümüzde gülücükler açıyor...


haydi sanatçıları bir tarafa ayıralım, onlar sürekli göz önünde olduklarından, göze hitap etmeleri gerektiğinden , botokstu, estetikti  heryolu deniyorlar tamam...
ama artık bugünlerde herkes bu yola başvuruyor...


göz kenarında, dudağında, alnında kırışıklığını gören botoksa, estetik uzmanına koşuyor...yok madem her yaş güzel niye bunu yapıyoruz, niye bu iltifatlara bu kadar seviniyoruz diye düşünmeden edemiyor insan.


ayrıca sadece kadınlar değil, erkekler de aynı telaş içerisinde...


ayrıca bu işin ruhsal ağırlık bölümü de var...her geçen yıl yaşadığınız olaylar çoğaldıkça kendinizi daha ağır hissediyorsunuz...ben belli bir yaşa gelmiş insanları çok takdir ediyorum...ne olursa olsun...o yaşa gelmiş ya...o kadar olayı geçirmiş...yine de ayakta...yoluna devam etmeye çalışıyor ya...helal olsun diyorum...


işin sağlık boyutu ise gerçekten düşünülmeye değer....check-up'lar başlıyor, sağlık sigortaları düşünülmeye başlanıyor, hücre gençleştirici, yenileyici vitaminlere kucak dolusu para ödeniyor.


yemek masalarında son gençleştirici yöntemler konuşuluyor,
yeni çıkan beyaz saçlar hemen boyatılıyor...gerçekten bi durup düşünmek lazım...yaşımızla barışık mıyız diye...

doğumgünlerinde yaşımız kadar mum koymuyoruz...hatta yaşımızı üçer-beşer küçültüp söylüyoruz...
galiba annem bu sefer de haklı çıkıyor...

galiba her yaş güzel de ???

gençlik daha güzel...


külaha bunu söyleyip...masadan kalkıyorum...


sağlıcakla............

6 Ekim 2010

jeton satanlar nereye gittiler...

eskiden metroya binmenin bir heyecanı vardı...bozuk paranı hazırlardın...kaç tane lazım diye düşünürdün....bozuk paran bazen çıkışır...bazen çıkışmazdı....sonra gişenin oralara vardın mı....hele bide acelen varsa ...genelde bir kuyruk olurdu...söylenirdin kendi kendine...niye meydandan akbilimi doldurmadım ki...niye daha fazla almadım ki...cimriliğin sırasımıydı ..bak geç kalıcam işte..diye düşünceler bi sıra olup akardı....sonra sıraya girerdin..beklerdin...sıradakileri incelerdim....sonra sıra bana gelirdi...gişe memuruyla bazen frekansımız uyardı...günaydın...iyi günler....sıcak bir konuşma ve gülüşle işimiz biterdi...bazen hiç konuşma olmazdı..hah derdim....günü kötü başlamış..gece kesin evde karısıyla kavga edip geldi....bööle bi yığın düşünceyle jetonuma kavuşur..metroya hızla adımlarla iniverirdim...


fakat şimdi bööle diil...


o boş ve karanlık odaların her önünden geçişimde içimde bir sızı oluyor...
içerisi boş..bomboş.....terkedilmiş bir kovboy şehri görüntüsünde........
zihnimde  bir de saman balyası uçuveriyor....


eğer işim o makinalara düşerse....bırrrr...önce içim titriyor..
makinenin önüne geçiyorum...talimatları okuyorum...beşlik koy..onluk koy..parayı koyuyorum..her defasında aynı heyecean...ya paramı yutarsa...yok yutmuyor...işini başarıyla gerçekleştiriyor...olsun..ben yine de sinir oluyorum...


tamam bazen burda da sıra oluyor..ama eski tadım tuzum yok ki..
makinayı sallayasım geliyo..burdan çek git diyesim geliyo.......


aynı şey köprü gişelerinde de geçerli...ne güzel bi köprü gişesi heyecanımız vardı...paramızı bozuk hazırlar öyle geçerdik ...yok bulamadık mı bozuk parayı..o zaman korka korka verirdik paramızı.... ..kimseleri bekletmeyeyim diye de hızlıca alırdık para üstünü...saymadan şimdi  orda da ogs var..kgs var.....ogs kumbaramda yeteri kadar param kaldı mı kalmadı...hiçbir zaman anlayamıyorum....sonra bankaya git...gelecek geçişlerin için para yatır....offff... offf.....


tamam işler çok hızlı..ama ben iletişimi özlüyorum...konuşmaları ..itişi kakışı....bazen güleryüzü..bazen azarlanmayı özlüyorum...


sanırım ben süzme romantiğim....


pazarları hala gazete alıyorum...eklerine uzun uzun dokunuyorum....kokluyorum onları...
yeniyle eski arasındaki dengeyi sanırsam daha tutturamadım......sağlıcakla.....

benim sürpriz yumurtalarım: mağaralar...

küçükkene kinder'in sürpriz yumurtaları vardı...hep onlardan alırdım...hem çukulatamı yerdim.. ooohhhh midem ve  ruhum keyiflenirdi .....hem de içinden küçük parçalar çıkardı ..küçük bir şemayla beraber....ya eşek, ya at ,ya ev, ya araba üç dört aşamada  onu yapıverirdim...el becerilerimi de ufaktan geliştiriverirdim....o ne çıkacak merağı yumurtayı alırken  büyük bir heyecandı....bazen hayalkırıklığı...bazen mutluluk gelip bulurdu beni....bazen aynı şekilden bikaç tane çıkardı..içimden geri vermek gelirdi yenmiş yumurtayı satıcıya......ama sonra  kıyamazdım....o parçayı da koleksiyona dahil ediverirdim... ...birbirinden ayrı köşelerde duruverirlerdi...


cam kenarında onlara ayırdığım köşede büyük bir dünya vardı...


şimdiki çocukların bakuganı var...bizim sürpriz yumurtaların gelişmişi... bikaç kere elime aldım..gerçekten hoş...


eee şimdi büyüdüm ne olacak....kendime yeni bir sürpriz yumurta bulmalıydım...çok gecikmeden buldum da .....MAĞARALAR........


mağaralara dışardan bakarsınız ve içinde ne olduğunu asla bilemezsiniz , adımızını attığınız anda o gizem yavaş yavaş aralanır ve sizi kucaklar. Nefesiniz kesilir, heyecanlanırsınız, şaşırırsınız, bir müddet beraber yaşarsanız...ne yazık ki sonra sizin gitme vaktiniz gelir ... 


Mersinde Cennet ve Cehennem mağaraları vardır...çok da meşhurdur....ben de gezdim...saygısızlık etmek istemem..kendi çaplarında değişikler...güzeller...ama beni esas çarpan hemen onların yakınındaki Astım yada diğer adıyla Dilek mağarası oldu...


Dilek adını daha çok sevdiğim için bunu kullanmaya devam edeceğim....Dilek mağarasına tesadüfen gittim...mağara aşkımdan...o da bir mağara ...gönlü kırılmasın....onu da görmüş olayım dedim....iyi ki de demişim....


gezdiğim en iyi mağaralardan biriydi....sarkıtlar, dikitler, renklerin cümbüşü nefes kesiciydi...ayrıca mağara da bayağı büyüktü....
bir sürü dehliz,merdiven var, merdivenden  iniyorsunuz başka küçük bir mağara..mağara içinde mağara....


bi yandan mağara o kadar nemli ki...üstünüz başınız sırılsıklam oluyor, bir yandan gözlerinizi  o olağanüstü görsellikten alamıyorsunuz...


10 dakika da girip çıkarım dediğim mağarada üç saat kalıyorum....mağaradan çıkıyorum..mağara beni geri çağırıyor....tekrar geri giriyorum....harikulade bir görsellik, anlatılmaz yaşanır dedikleri tam bu...


tadı hala damağımda....  en  büyük sürpriz mağaram oldu....cam kenarındaki köşemde yerini aldı :)))) 


mağara çıkışı kendime gelmek için biraz oturayım dedim...deve manzarası arkasında da yörenin manzarasına bakarak oturdum... bi de nefis tantuni patlattım...ehhhh artık daha ne isteyeyim....mutlaka gidin görün..bu görselliği yaşayın..size de  kıyağım ki bu görsel şölenden biraz fotoğraf.....haydi bakın bakalım....siz nasıl bulacaksınız....





mağaradan...













tantuni yerken..deveye bakış...









5 Ekim 2010

belkim bir kertenkeleydim-can yücel

Belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini
bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin

çatal matal kaç çataldım kimbilir
bin dereden bir kendimi getirdim
haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim
belkim yedi belkim sekiz belaydım

düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim
ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
rus cenginde cağanozdum bir zaman

iki gözüm iki koltuk-eviydi
mavilerim bir miyobun koynunda
kendi düşen köyler kentler ağlamaz
sur dısında ben oturur ağlardım
ekmek diye bağrışırdı bebeler
elma derler ben ortaya çıkardım
ağıtlarla kutlanırdı İsa - doğdu Gecesi
fil dişinden bir kuleydim yıktım kendimi

bilmem hangi keloğlanın fesiydim
bir püskülsüz sümbülteber tohumu
fesleğenler yaprak dökmüş şerrimden
bir naraydım kimse bilmez nereden
ya yakından ya uçmaktan gelirdim
belkim ince belkim kalın bir sestim
belkilerin kol gezdiği saatta
belkim belki bile değildim

CAN YÜCEL

3 Ekim 2010

Alerji durumları

şimdi annem test yaptırıyo , yüzde bin alerjik çıkıyor böyle acaip bir sayı... İnanılır gibi değil...Bulut geçse alerjik reaksiyon veriyor...Tabi böyle olunca alerji piyangosundan nasibimi alıyorum....benim piyango gözlere çıkıyor...Gözlerim daima kızarık, akmaya hazır pozisyonda bekliyor....Ben daha safkene..yani bu alerji konusunda tecrübesizken sanıyorum ki; bu iş mevsimsel...sadece bahar döneminde olacak bu akma işi...Nerdeeee.....


Bahar gelince....durum şu..tabi canım bahar geldi..gözlerin akması normal..Yaz geldi ..bu sefer güneş parlak ..gözler yine akıyo...sonbahar geliyo...hava rüzgarlı.....göz yine akıyo....kış geldi ...hava soğuk.....yani benim gözüm mütamadiyen akıyor.....yani bu alerji dediğin her mevsim geçerli bi meret.........


bide öyle komik ki...hiçbişey yok..metrodayım...canı çekiyo...hoppp akıveriyor...yanımda selpak yoksa yandım...birkaç dakika gözlerim kapalı krizin geçmesini bekliyorum.....pc ve televizyon dünyasına da alerjim var..ekran parlak...yine akıyor.....bir zaman sonra tabi mecbur alışıyorsun..yok damlaydı... yok gözlüktü derken yuvarlanıp gidiveriyorsun... bazen de geçer diye bekliyorsun ..bi züğürt tesellisidir  gidiyor yani...


tabi sigara dumanına, egzosa, hava kirliliğine de alerji mevcut....bu gözler bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama...anlayamıyorum herhalde....


fakat problem yeni tanıştığım insanlarda.....şimdi ben rüzgardan, tozdan, güneşten, ışıktan, ekrandan ...ve her mevsim ve her ortamdan kendimi korumam gerektiği için güneş gözlüğümle ikiz kardeş pozisyonuna geçmiş durumdayım


bu da insanlarla konuşurken onların gözlerine güneş gözlüğüyle bakmama sebep oluyor...ben rahatsız..farkındayım karşımdaki insan da rahatsız.....ben çekingenim susuyorum...bi süre sus pus öyle idare ediyoruz..sonra ben cılız bir sesle pardon gözlerim alerjik de o yüzden gözlüklerimi çıkarmadım diye mırıldanıyorum.....


ama en komik olay iki sene önce oluyor....hatırladıkça hala gülüyorum..şimdi bi sanat kampına gidiyorum...bi haftalık program...ebru , cam mineleme, ritim, fotoğraf çekme gibi bi sürü atölye var. Yarım günü atölye çalışması yapıyoruz , arkasından öğlen yemeği sonrada ya deniz, ya yürüyüş, ya tekneyle koyları gezme bir etkinlikdir gidiyo....


fakat ben sabah kalkıyorum kahvaltıda güneş gözlüğü
arkasından atölyeye giriyoruz yine gözümde güneş gözlüklerim
öğlen yemeği
yürüyüş
deniz
tekne
akşam yemeği
hiç farketmiyor


paso güneş gözlüğüyleyim......


ara ara da anlatıyorum, işte mecbur takıyorum falan...


son gün geldi çattı....son günde performanslar sergileniyor....


fotoğraf atölyesi de o haftaya ait herkesin belirgin özelliğini ortaya çıkaran bir etkinlik düzenliyor....bütün hafta dibimizde fotolar çekilmiş, şöyle dur çekeyim, bunu tak çekeyim deyip deyip peşimizde dolanmışlar...


ve  haftaya damgasını vuran fotoğrafım


 yüzüne snorkel gözlüğünü geçirmiş dolaşan bir Anette şeklinde....:)))))


haftanın sonunda insanlar beni gözlükle bir bütün olarak görmüşler


fotoyu çok aradım ama bulamadım, iş hayal gücünüze kalıyor.....kocaman snorkel gözlükle dolaşan bir tip.....


ah anne ahhh... bütün bu işleri başıma sen açtın....

çam kokulu antik kent-prienne

son bikaç senedir kendimi antik kentleri gezmeye verdim...belki geçmiş yaşamlarımda oralarda yaşadım diyeceğim..ama kaç yaşam ki bu...o kadar çok gezdim ki..herhalde başka bir açıklaması olmalı bu merağın...


bunlardan prienne sizlerle paylaşmak istediklerimden biri...didimle söke arasında...antik kent sırtını dağa vermiş aşağısı ise uçurum..düşmanlardan kendini çok iyi korumuş bir konumda koğuşlanmış...kente ancak dar bir patikadan ulaşabiliyorsunuz


antik kentleri geze geze öğrendim...hepsinin olmazsa olmazı tiyatrosu var, agorası var, nekropolisi var..bazilikası var...bunlar prienne'de var...ama beni asıl büyüleyen o yeşil çamları.....antik kentin taşlarında  oturuyorsunuz...dağı seyrediyorsunuz..mis gibi çam kokusu burnunuzu gıdıklıyor...dağın heybeti sizde ayrı bir saygı uyandırıyor....yüzlerce yıl önce buralarda başka insanların yaşamış olduğunu bilmek ise bambaşka bir duygu veriyor...biraz hüzün...biraz o anılara dokunma isteği...ama sadece birkaç taş parçasıyla yetiniyorsunuz....onlarda ağlamış, gülmüş, evlenmiş, çocuk doğrumuş, kavga etmiş ,barışmış, farkımız nerede bilmiyorum..yüzyıllar ne değiştirdi bilmiyorum... ruhumuz ilerledi mi bilmiyorum..galiba tek ilerleyen teknoloji....




muhteşem dağ ve çam manzarası...

manzarayı  burdan seyrettim....


kentin içinde dolanmaca...


Ve sonunda tiyatroya vardım...Tiyatrolar beni büyülüyor...Uzunca bir süre orada kaldım... Önce seyirci oldum, sonra oynayan oldum. Ama kral koltuğundan hep uzak durdum...

antik tiyatro

kral koltuğu...

şehre gelen patika yol...

aşağı manzara...

Artık yeni bir yere gitme zamanı yavaş yavaş patikadan inip gözden kayboluyorum...

barıs akarsu -ıslak ıslak

ISLAK ISLAK
Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine?
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle

Saçını dök sineme derdini söyle
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle

Sürerim buluttan tarlaları
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne
Güneşte demlerim senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm

Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle

Sürerim buluttan tarlaları
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne
Güneşte demlerim senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm

Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
Ne olur ıslak ıslak bakma öyle
Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle
Ne olur ıslak ıslak bakma öyleeee

Islak Islak (Barış Akarsu)

2 Ekim 2010

CAN YÜCEL

TAM ZAMANINDA YAŞAMAK

Yemek de boş, içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.

Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.

Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az
Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI.....

Can YÜCEL


Kapadokya'da balon sefası....

yıllar önce Kapadokya'ya gitmiştim
kıştı... neredeyse onbeşsene oldu...
hayalmeyal  bir şeyler kalmış aklımda... palto giydiğim... etrafın beyaz olduğu... üşüdüğüm... bir de aaaaa   etraf ne guzellll... düşüncesi  ... falan...
balonla kapadokya gezileri başladığından beri hep aklımdaydı yeniden gitmek...
nihayet kısmet oldu... Kapadokyaya (katpatukaya) tekrar gitmek...
aklım fikrim balona binmekte... hemen organizasyonu yapıyorum ve ertesi sabah altıda otelden alınmak üzere firmayla randevulaşıyoruz...
zaten erken kalkarım... sorun olmaz diye düşünüyorum... ama buranın havası öyle temiz ki çarptı beni...
zar zor kalkıyorum... hazırlanırken aklımdan bir sürü gereksiz düşünce geçiyor... balona bişey olur mu ?... havada çok mu balon olucak... balonun pilotu tecrübeli midir gibi... neyse ki balona götürecek araç geliyor da gerginlik yerini heyecana bırakıyor... balona giderken aynı niyetle yollara dökülmüş yüzlerce insan görüyorum... eehh iyi bari diyorum... hepimiz deliyiz... nedense toplu delilik beni rahatlatıyor :)


bizim balonun yanında araçtan iniyoruz... bi sürü insan... bi sürü hazırlık var...


hazırlıklar...


heyecanla beklerken...

son kontroller...

haydi........

yavaş yavaş havalanıyoruz... hava sakin... acaip bi duygu bedenimi kaplıyor... uçuyorum: )))) balonla ama olsun...
önce yer ekibi... arkasından havalanma hazırlığındaki diğer balonları geride bırakıyoruz... giderek ufalıyorlar...
ver elini muhteşem göreme vadisi manzarası  ve havadaki balonlar... yavaş yavaş 400-500 metreye kadar çıkıyoruz... burada rüzgar daha hızlı... göreme üstünde geziniyoruz... balonda olmak mı daha zevkli... o muhteşem peri bacalarını seyretmek mi bilemiyorum... bir saat boyunca nefes almakta bile zorlanıyorum


yer ekibi giderek ufalıyor...

diğer balonlar...ve manzara...






muhteşem göreme vadisi... doyamıyorum sana...



kuşbakışı arabalar ve oteller......


biraz daha göreme...



iniş zamanı giderek yaklaşıyor... korteksime tüm bunları aralıksız kaydetmesi için mesajlar gönderiyorum... havanın sakinliği devam ediyor... kolay bir iniş olacağını söylüyor pilot... daha önceden göstermiş olduğı iniş pozisyonunu alıyoruz ve tüy gibi konuyoruz çimlerin üstüne... her balon yolculuğunun farklı bir tat bırakacağı muhakkak... rüzgara göre göreme vadisinin farklı semalarında dolaşılacak ama benim seyrim bitti... darısı sizlerin başına diyorum... balondan inip yer ekibinin toparlanışını seyrediyorum... hem bir burukluk hem bir sevinç içindeyim... saat sekiz civarları...bekle beni göreme vadisi... seni bide karadan fethedicem...


iniş hazırlıkları...




iniş...



balon der top edilirken...


yeni bir balon yolculuğu için balon tekrar bekleme sepetine alınıyor...




Miles Davis & John Coltrane - Kind of blue


insanın içine işliyor......derinlere iniyor....

köpek eğitimi...............

şimdi bizim zorba ...çok tatlı...uysal .......
ilk tanıştığımızda iki bilemedin üç haftalık
ben de o aralar bahçede çim yoluyorum...
mevsimlerden çim yolma mevsimi......
zorba da oturuyo benle.....bi ben çekiyorum çimleri...bi o çekiyo çimleri........
o çimleri çektikçe benim işim azalıyo.......ben mutlu....
onu okşuyorum......o mutlu.............bi müddet böyle mutlu mutlu yaşıyoruz.............

zorba hızını alamamış...ne bulsa çekiyo......


.....tabi arkasından ekim dönemi geliyo
bu sefer ben bahçeye çiçek ekiyorum....bitki ekiyorum......
ben yine mutlu...........
zorba da okşanmak ...mutlu olmak istiyor..........
başlıyor benim ektiklerimi sökmeye.......
tabi ben ona öyle öğretmişim.........habire sökmeyi öğretmişim............
ben ekiyorum....
o söküyor......
ben başlıyorum öfkelenmeye.....ben
mutsuz.......o mutsuz............
ben ekiyom.....o söküyor........
söktüğü çiçekleri öfkeyle etrafa saçıyorum
anlamıyor
ben mutsuz.....
o mutsuz.......



                                                                 ..herşeye rağmen  seviyoruz birbirimizi