15 Nisan 2012

Eve ilk varan kazanır...

‎'' Kendini yenmek kadar kutsal bir savaş; kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur.''

'' Kendini yenmek kadar kutsal bir savaş; kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur.''

 

Stefano E. D' Anna

İÇİMDEN BİR SES DİYOR Kİ;

İÇİMDEN BİR SES DİYOR Kİ; EN Güzel Düşleri kuruyorsan ve En küçük engelde düşüp PES ediyorsan.. Kendine SAYGIN yok SENiN ... KARARSIZSIN..


Şimdi düştüğün yerden KALK ve hedefine doğru emin adımlarla CESARETLE ilerle Kendine SAYGI OLSUN.. ki başkaları da sana SAYGI duysun..


Ne kadar küçük olursa olsun ilk adımı isteyerek at. İyileşmeyi ve öğrenmeyi tüm içtenliğinle iste, MUCİZELER mutlaka gercekleşecektir.


 KENDİNLE BARIŞ, DÜNYA SENİNLE BARIŞMAYA HAZIRDIR


 _____Cavit Çağ__

İlk Çamaşır Makinası... Günün Fotoğrafı... 15/04/2012

İlk çamaşır makinesi 1960 yılında üretildi..

N'oldu sana ?

Hello - Evanescence

http://youtu.be/QjEPCczY11E

Kendime Öğütler...

Hayatında her ne yapıyorsan şikayet etmeden, söylenmeden yapacaksın.


Eğer hoşuna gitmiyorsa neden bunu yaşadığını kendine sormalısın.


Değiştirmenin yoluna bakacaksın. Karşılaştığın her olay, her durum senin hak edişinde yerini alıyordur. Biri sana hakaret etse bile bunun karşılığı senin içinde bir yerlerde. Ara ve bul. …Kendini ifade etmekten kaçınmayacaksın.


Kendini dogru, anlaşılır ve tam ifade etmeye özen göstermelisin. An’ da geri dönüp bakmamak adına bunu yapmalısın.


Ne yapıyorsan kendin için yapıyorsun. Diğeri ne yapıyorsa kendi için yapıyor.


 Diğerlerine kaptırdığın enerjini kendine kullan. İçinde dengede kal; Çünkü iyi veya kötü, var veya yok, doğru veya yanlış… Fark etmez.


Kendi değerini ne hafife al ne de abart. Diğerlerinde nefret ettiğin, kınadığın, sevmediğin veya beğendiğin, imrendiğin her şey senin potansiyellerindir. Ne aşağıdasın ne yukarıda, buradasın. Unutma. Hedeflerini belirle. Şayet olmazsa, bil ki yerine başka bir şey oluyordur.


Bir şey için sakın oldu, tamam, bitti deme. Sonrasında yanıldığını anlamak ister misin? Düşün.


Yaşadığın sürece “devamı” var. Başladığında biter, bittiğinde yeniden başlar..


Döngünün içindesin. Haksızlıklara tepkiliysen, haksızlığa uğrarsın. Buna izin ver.


Haklılık ile haksızlık arasında fark olmadığını yaşayarak anlamak zorunda kalmamayı yeğle. Ne yaşarsan yaşa..


Duygular ve peşine düşünceler üretirsin..Esiri olma,özgürlüğü seç. Kendi önemini iyi kavra..Yaşamın, senin birey olma fırsatındır.


Değerlendir. İnce bir çizgi üzerindesin. Meyillerini incele hem de detaylıca. Gölgeler diyarındasın, her şey mümkün.


Neyi ciddiye alırsan, senin gerçekliğine dönüşür. O sahte gerçeklik, senin enerjinden çalar. Kendinden çalmak ister misin?

Vereceğiniz kararlarda hangisi daha etkili oluyor? Duygularınız mı, mantığınız mı?

Bazen duyguların, bazen mantığın senin için ön planda. Nerede nasıl davranması gerektiğini bilen insanlardansın. Bu yüzden çevrendeki insanlar sana çok özeniyor. Onlarla iyi bir iletişim kurmayı başarabiliyorsun.

10 soruluk testi çözmek için aşağıdaki linke tıklayın...

http://www.testler.org/test.php?test=186

Çalıda Gül Bitmez... Cahile SÖZ Yetmez...

Sizdeki Üç Şeyi Görebilen İnsanlara Güvenin...

Agra’da Taj Mahal… ( Hindistan Gezisi Bölüm 3)

Sabah erkenden Agra’ya gitmek üzere otobüse doluştuk. Yaklaşık 5 saat sürecek bir yolculuk nasıl geçecek demeye kalmadan Müge A.’yla öyle konuşup, gülüşmeye başlıyoruz ki sonunda bütün otobüste bizimle beraber gülmeye başlıyor. Yani anlayacağınız yolculuk çok eğlenceli geçiyor. Tabi ara ara dışardaki ilginç manzaraları çekmek için konuşmamıza ara veriyoruz. Sığ sulara yatmış mandalar, dere kenarlarına serili kumaşlar, preslenerek istif edilmiş tezekler, üç- beş kişi binilen motosikletler, deve arabaları, maymun tanrısı Hanuman’ın heykelleri bu fantastik dünyadan gözümüze çarpan manzaralar oluyor.

Agra’ya varmadan önce hayalet şehir Fetihpur Sikri’yi ziyaret ediyoruz. Kayalık bir çıkıntıda kurulmuş bu şehir, yerel pembe kumtaşı ve koyu kırmızı taşlarla inşa edilmiş. Böyle bomboş kocaman koyu kırmızı şehri ilk gördüğümde içimi hüzün kaplıyor. Bu şehirde kim bilir ne aşklar, ne acılar, ne hayal kırıklıkları yaşanmıştır diye düşünüyorum. “Evlerin içinde ne hikayeler yaşanmış, kaç kişi mutluluğun ne olduğunu anlayabilmiştir acaba” diye kendi düşüncelerime dalmışken rehberimizin (Sn. Vahdi Özen) şehirle ilgili bilgi veren sesiyle kendime geliyorum.

1571 - 85 yılları arasında Moğol İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış olan bu şehrin Türkçe anlamı  "Zafer Şehri"ymiş. Şehrin öyküsüne gelince: Ekber Şah on iki yıldır tahtta olmasına karşın çocuğu yokmuş. Bu da tabi tahtın varisi yok anlamına geldiği için bir şah için çok feci bir durummuş. Sonunda Ekber Şah Sikri’de Şeyh Selim Çistî adında bir evliyayı ziyaret etmiş. Evliya bu ziyaret sırasında şahın üç erkek çocuğu olacağını müjdelemiş. Ve gerçekten de ertesi yıl şahın bir oğlu ve ardından iki oğlu daha olmuş. İlk oğluna şeyhe saygısından ötürü Selim adını vermiş. Ve bu evliyanın dergahı yakınında da Fatehpur Sikri adındaki bu kentin kurulmasını emretmiş. Fakat şehrin su kaynakları çok yetersiz olduğu için zaman içinde burası terk edilmek zorunda kalınmış.

[slideshow]

Ayrıca Ekber Şah, kendisi müslüman olmakla birlikte diğer dinlere olağanüstü bir hoşgörü ile yaklaşırmış. Hatta büyük dinlerin temel düşüncelerini bir araya getiren ‘İlahi Din’ isimli yeni bir din kurmaya bile kalkışmış. Evlendiği hanımlardan biri Hindu, diğeri Hristiyan ve bir diğeri de Müslümanmış. Rehberimiz harıl harıl anlatmaya devam ederken ben hangi yüzyılda olursa olsun, hangi dine inanırsa inansın bu erkeklerin niye her yerde haremi olduğuna, niye her yerde birden fazla eş alabildiklerine kafayı takmış bir halde etrafa bakmaya devam ediyorum.

Neyse ki rehberimiz şehir içindeki önemli noktaları bize göstermeye başlıyor. Böylece düşüncelerim dağılıyor ve dikkatimi tekrar gördüklerime ve duyduklarıma vermeye başlıyorum. Önce 54 metre yüksekliğindeki zafer kapısına gidiyoruz. Şeyh Ekber’in Gujart’ta yaptığı savaşı kazanması üzerine yapılmış bu kapının üzerinde ‘’bu dünya bir köprüdür, üzerinden geçin fakat orada evinizi yapmaya kalkışmayın’’ yazıyormuş. Ancak kapının diğer tarafındaki basamaklarda yatmış keçileri görünce ben koştura koştura onların fotoğraflarını çekmeye gidiyorum.

Sonra da cami ve Şeyh Selim Cisti’nin türbesini gezen tura yetişmek için telaşa kapılıyorum tabii. Neyse her şey dip dibe olduğu için hemen yakalıyorum onları. Ve türbeyle ilgili anlatılanlara kulak vermeye başlıyorum. Bir rivayete göre erkek çocuğu olsun isteyenler bu türbeye ip bağlarlarsa kabul olunuyormuş. Ayrıca dilek kabul olununca türbeyi tekrar ziyaret etmek gerekiyormuş. Dilekleri kabul olunur mu olunmaz mı orasını bilemem ama biz kapıda ve merdivenlerde kucağında erkek çocuğu olan bir çok aile gördük. En son olarak da saray bölümünü geziyoruz. Ben sarayın ortasına yapılmış havuzu çok beğeniyorum.

Ve şehri gezmemiz bitince otobüse doluşup Agra’ya doğru yola koyuluyoruz. Yaklaşık 40 kilometre kadar yolumuzun kaldığını öğrenince seviniyorum. Buraları geziyoruz iyi hoşta tabi ki benim aklım Taj Mahal’de. Ve artık hedefe ulaşmak istiyorum…

Neyse sonunda Agra’ya varıyoruz. Bu 500 yıllık eski şehir Jaipur’a göre daha düzensiz, daha küçük ve daha yoksul gözüküyor gözüme. Agra sokaklarında gözüme çarpan ilk manzara motorsikletlere tıklım tıkış binmeleri oluyor. Onlara bakıyorum, bakıyorum ama motosikletlere yedi sekiz kişi nasıl bindiklerini çözemiyorum. Gözüme çarpan ikinci manzara ise vur patlasın çal oynasın şeklinde önümüzden geçen kalabalık bir grup. Biz düğün var zannediyoruz ama meğerse cenazeymiş. Hindu inancına göre ölüm bir son değil, acıdan sefaletten bir kurtuluş. İnançlarına göre ölümde sadece bedenin görevi bitmiş oluyor, önemli ve esas olan ruh ise yoluna devam ediyor. Ve ruhun bir sonraki hayata daha iyi bir şekilde geleceğine inanıyorlar. O yüzden; cesedi, yakma törenine güle oynaya götürüyorlar. Daha önce ölümü kutladıklarını duymuştum ama insanın kendi gözleriyle görmesi gerçekten ilginç oluyor. Yani gerçekten düğün zannettiğim durum cenaze çıkıyor. Bu manzara insanın kendi bildiğini zannettiği şeyleri tekrar sorgulamasına sebep oluyor.

Şimdi sırada Agra kalesini ziyaretimiz var. Buraya “Red Fort” yani kırmızı kale de deniyormuş. Eskiden fillerin geçtiği kapıdan girerek kaleye adımımızı atıyoruz. Kalenin içinde divan-ı am (halkın sorunlarının dinlendiği yer), divan-ı khas (elçilerin kabul edildiği yer), cihangirin sarayı, aynalı salon, bahçe, cihangirin havuzu ve oktagonal kule gibi bölümler mevcut. Her bir bölümün kendine özgü işçiliğini ve yapısını gerçekten görmek gerekiyor. Bahçede dolaşırken ise oradan oraya atlayan maymunlara dikkat etmek gerekiyor. Fotoğraf makinesi, cep telefonu veya cüzdan kapma eğiliminde olan bu maymunlar aynı zamanda da çok sevimli. Aman her şeyinizi kendinize yakın tutun. Sonradan maymunu yakalayamayacağınıza göre iş işten geçmiş olur. Benden söylemesi…

Bu kalenin hüzünlü bir hikayesi de var aslında. Anlatmayı biraz geciktirdim ama artık başlıyorum. Şah Cihan karısının ölümünden sonra bir türlü kendine gelememiş ve ülkenin tüm kaynaklarını Taj Mahal’ın yapımında kullanmış. Bunun üzerine büyük oğlu Alemgir tarafından kalenin içindeki oktagonal kuleye hapsedilmiş ve hayatının son yedi senesini burada geçirmiş. Günlerini kuleden görülen Taj Mahal’ı seyredek geçirdiği, hatta ölürken bile elinde tuttuğu ayna vasıtasıyla yatakta Taj Mahal’a bakarak öldüğü söyleniyor.

Buradan Agra çarşısına gidiyoruz. Çarşıda yine domuzlar, satıcılar, hint fakirleri ve öküzler arasında yürüyoruz. Ama buradaki dükkanları beğenmiyor ve otelin yolunu tutuyoruz. Akşam yemeği ise o kadar baharatlı ki yiyemiyoruz. Bunun üzerine sağ olsun rehberimiz tavuk ızgara ve makarna yaptırarak hepimizi aç kalmaktan kurtarıyor ve ertesi gün buluşma saatini 05.00 olarak açıklıyor ve Taj Mahal’in üzerine düşen gün doğumunu kaçırmamak için bu saatte yola çıkmamız gerektiğini söylüyor. Zaten herkes sabırsızlıkla Taj Mahal ziyaretini beklediği için gruptan çatlak bir ses çıkmıyor.

Ertesi sabah hepimiz tam vaktinde otobüste yerimizi alıyoruz: “Taj Mahal bu, bekletmemek lazım ama di mi?” Taj Mahal’ın beyaz mermerleri artık kirlenmeye başladığı için yakınına araçla gidilemiyormuş. Bu yüzden iki kilometre kadar uzakta otobüsten iniyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından da güvenlik sırasına giriyoruz. Erkekleri ve kadınları ayrı ayrı aradıkları için oluşturulan iki sıradan erkekler için olanı hızla ilerliyor ve işleri çabucak bitiyor fakat biz kadınlar en az yarım saat daha sırada beklemek zorunda kalıyoruz. İçeriye çiklet, çakmak, kesici alet gibi bilumum şeyler alınmıyor. Malum kadınların çantası da dipsiz kuyu gibi olduğundan, bizim kuyruk oldukça yavaş ilerliyor. Neyse sonunda işlem bitiyor ve koca bir bahçeye giriyoruz. Artık Taj Mahal’ı görmek için son bir kapıdan geçmek lazım ki rehberimizi hepimizi durdurup Taj Mahal hakkında bilgi vermeye başlıyor. Gittiğim gezilerde verilen bütün bilgileri dinleyip arkasından özenle deftere yazan ben, itiraf ediyorum ki bu sefer rehberi falan dinlemek istemiyorum. Son sürat içeri girmek istiyorum. Ama grup adabı gereği tabi ki yapamıyorum. Neyse sonunda bilgileri alıyoruz ve içerdeki serbest zamanın tadını çıkarmak üzere kapıdan geçiyoruz.

Sonunda karşımızda bütün heybetiyle Taj Mahal duruyor. Dünyanın “yeni yedi harikası” listesine girmeyi başarmış bu yapıt bence hakkını veriyor. Uzaktan bakınca nefesiniz kesiliyor. Bu arada güneş de yavaştan doğmaya başladığı için beyaz mermerler hafiften altın sarısı bir renk almış durumda. Geleneksel Taj Mahal’le fotoğraf çektirme yerinde biz de üzerimize düşeni yapıyoruz. Poz poz fotoğraflar çekiyoruz. Taj Mahal’den önümüze kadar uzanan havuzda Taj Mahal’in suya yansımasını da çekiyoruz. Bu iki Taj Mahal görüntüsü nefesinizi kesecek gibi oluyor. Yavaş yavaş bahçe boyu bu güzelliğe doğru yürürken kafamda rehberin anlattıklarını tekrarlamaya başlıyorum.

Bu ünlü Moğol anıtı, İmparator Şah Cihan’ın karısı Mümtaz Mahal’in (sarayın kıymetlisi) anısına yaptırdığı bir anıt-mezardır. Mümtaz Mahal, 17 yıl evli kaldığı imparatora on dördüncü çocuğunu doğururken 1629 yılında ölmüş ve Şah Cihan’ı dayanılmaz acılar içine sürüklemiş. İmparator bu acı kayıptan sonra iki yıl süreyle yas tutmuş ve çok sade bir hayat sürmeye başlamış. Eşine olan sevgisinin büyüklüğünü bütün dünyaya kanıtlamak için de bu anıt mezarı yaptırmaya karar vermiş. Taj Mahal’in yapımına 1632 yılında başlanmış ve 21 yıl sonra 1653’de tamamlanmış. İnşasında toplam 20 bin işçi çalışmış, 2.5 ton ağırlığında olduğu tahmin edilen mermer bloklar 300 kilometre uzaklıktan taşınırken sayısı bine yaklaşan filler kullanılmış. Şah Cihan, burayı bitirdikten sonra kendi mezarı olarak ikinci bir anıt daha yaptırmayı düşünüyormuş. İkinci Taj Mahal şimdikinin tersine tamamen siyah mermerle işlenecekmiş. Ancak şah bu rüyasını gerçekleştiremeden oğlu Alemgir tarafından tahttan indirilmiş ve hayatının geri kalan kısmını Agra kalesinde nehrin öbür yakasında Taj Mahal’i seyrederek geçirmiş. Ölünce de karısının yanında Taj Mahal’e defnedilmiş.

Taj Mahal yüksek bir mermer platform üzerine oturtulmuş, dört köşesinde birer minare bulunan kubbeli bir yapı. Bu minarelerin her biri 41 metre yüksekliğinde ve ana yapının bulunduğu platform üzerine simetrik olarak yerleştirilmemiş. Bu önlem her hangi bir depremde minarelerin yıkılması halinde ana kubbenin etkilenmemesi içinmiş. Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in mezarları alt katta korunmaktaymış ama bizim gezdiğimiz katta yan yana duran sembolik mezarlar görülebiliyor. Bir de buraya girilen kapının üstüne Yasin suresinin tamamı yazılmış. Taj Mahal’in tamamı çok ince kesilmiş mermerlerle işlenmiş. Mermerlerin içi oyularak yerleştirilen çeşitli değerli taşlarla yapılan çiçekler, dallar ve süsler çok ilginç ışık oyunları yapmaktaymış (bu kakma işleme sanatının adı “Pietra Dura”ymış). Bu yüzden Taj Mahal gündoğumunda pembe, günbatımında ise kırmızı bir görünüme bürünürmüş. Ayrıca dolunayda da bembeyaz bir görüntüsü olurmuş. Yani gökyüzünün rengini yansıtırmış. Valla bana göre bu ışık oyunu olmasa bile süper bir yapı zaten.

Bahçede yürümemizi bitirip içeri girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıp galoşlarımızı giyiyoruz. İçerisi oldukça sade olan yapının, bana göre esas ihtişamı kesinlikle dışarıdan bakılınca anlaşılıyor. İçerde hoşuma giden şeyse kafes şeklinde işlenmiş mermer pencerelerden dışarıya bakmak ve önünde Müge’yle beraber poz poz fotoğraf çektirmek oluyor. Tekrar bahçeye çıkıp ayakkabılarımı giydikten sonra Taj Mahal’in çevresinde dolanıyorum. Çevresinde bir cami, bir konuk evi ve bir de seyir yeri var. Onların da aceleyle fotoğraflarını çekiyorum ve doğru bahçeye Taj Mahal’i seyredebileceğim bir yere çıkıyorum. Banklardan, havuzun kenarından, sağdan soldan bir sürü fotoğraf çekiyorum. Bu arada Emel abla beni yakalıyor “Anette biraz da benim fotoğraflarımı çek” diyor. Biraz da onun fotoğraflarını çekiyorum fakat nasıl oluyorsa oluyor fotoğraflardan birinde Taj Mahal eğik çıkıyor. Ben “sanat yaptım falan” diye mırıldansam da Emel ablayla gülüşüyoruz. Anlaşılan Taj Mahal’ı bir dakika bile gözden kaçırmamak için ne yaptığım belli değil. Sonra bu eğik fotoğraf tarzı benim gerçekten hoşuma gidiyor ve oradan çıkmadan önce Taj Mahal’ı sağdan soldan eğik çekmeye başlıyorum. Ve gitme zamanı gelince, ayaklarım geri geri giderek, bu görüntüyü içime çekerek ve havuzun suyundaki yansımasına hayran hayran bakarak kapıdan çıkıyorum.

Taj Mahal bir aşkın mı yoksa on dört çocuk doğurtarak eşinin ölümüne sebep olmanın bir pişmanlığın anıtı mı bilinmez ama muazzam bir yapı olduğu kesin. “Bundan sonra beni artık ne keser” diye düşünüyorum ve Delhi’ye gitmek üzere otobüse biniyorum.

Sağlıcakla,

Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş

Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.”

Chuck Palahniuk

Evlilik ciddi bir müessesedir...

Bütün mesele, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır...

Nasılsın? İyiyim...

Bir aşk birçok aşktan yapılıyor...

 


Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda.Akşam üzerleri kaşılaşıyorduk, ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma.Aynı terasta yan yana kuruyordu çamaşırlarımız, bu ürpertiyordu beni; acemi, tutuk bir kaç sözlük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni.Işığın azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine.

Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda. Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda.İkimizde yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında.

Oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler. Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki çekim. Tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara. O akşam terastaydık gene.Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları.

.Nedense her zamankinden başka bakıyordun bana. Sonra uzulca dedin ki: 'İlk kez bir erkeğin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde.' Benim için yaz başlamıştı. 'Dokun öyleyse,' dedim. Sustun.Uzun uzun baktık birbirimize.

Kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde.Sonra hiçbirşey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını.Saatlerce orada, gecede ve o terasta kaldım.

Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin baktım.Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgârda. Bir daha hiç rastlamadım sana, hirbir yerde hiçbir yazda.Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş.On üç yıl önce içinde uyanan isteğin anısı saklı duruyor mu sende?

Birden adını hatırlamadığımı farkettim bu şiiri yazarken, ama terasta çırpınan havlunun rengi hâlâ gözlerimin önünde. On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendi kendime.

Sonra anladım: Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde.

Yazar : MURATHAN MUNGAN