9 Aralık 2010

domates çorbası


Malzemeler2 yemek kaşığı sıvı yağ
5 orta boy soyulmuş ve rendelenmiş domates
2 yemek kaşığı un
1 yemek kaşığı domates salçası
5 su bardağı sıcak su
tuz

Sıvıyağı tencereye koyarak unu bir iki dakika kavurun ve salçayıda ekleyerek 1-2 dakidaka bu şekilde kavurun (orta ateşte) daha sonra rendelemiş olduğunuzdomatesleri ekleyin. Blenderınız varsa bu aşamada kullanmanızı tavsiye ederim ama yoksa da pek sorun değil iyice karıştırın ve sıcak suyu ekleyin. Artık pişene kadar (çorba kıvamına gelene kadar koyulaşsın) kaynatın. En son tuzunu eklersiniz. Varsa üzerine kaşar peyniri rendeleyebilirsiniz. Afiyet olsun..

bir daha...

Yanından geçtiğim birçok insanın ruhu paramparça olmalı ve nasıl ve ne için acı çektikleri hakkında hiçbir fikrim yok... Coelho

Guns N' Roses-I used to love her

Nirvana - Come As You Are

8 Aralık 2010

Amy Winehouse - Back to Black @ HMH Amsterdam

Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri... itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.

Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri... itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.
<Gautama Buddha

iconoclasm ne demek???

Bugün oyun oynamak istiyorum... hadi eve bi sürü insan çağıralım, güzel yemekler yapalım, müzik dinleyelim, sohbet edelim dedim. Evi bir güzel temizledim, alışverişleri yaptım, çayı demledim. Herkes yavaş yavaş akmaya başladı eve doğru. Sohbet, gırgır, şamata derken oyun vakti geldi. Oyunu biz biliyoruz, kuralları ara sıra güncelediğimiz oluyor ama sizler için üstünden kısaca geçiyorum. Yanınınzda mutlaka kalın bir İngilizce sözlük olması gerekiyor, onun dışında insan sayısı kadar kağıt ve kalem ve skoru tutan bir görevli seçiyoruz.

Oyunun ilk turu şöyle, oyun kurucusu eline kalın sözlüğü alıyor hiç kimsenin bilmediğini düşündüğü bir ingilizce kelime seçiyor ve onu yükses sesle okuyor. Diğerleri kendi isimlerini taşıyan kağıtlara bu ingilizce kelimenin türkçe karşılığının ne olabileceğini yazıyor ve oyun kurucusuna kağıdı geçiyor. Tüm kağıtlar toplandıktan sonra oyun kurucu yüksek sesle kelimenin gerçek anlamını ve diğerlerinin tahmin ettiği olası anlamları  okuyor. Ve oyunun son etabı başlıyor.Herkes sırasıyla kelimenin gerçek anlamını ve kimin ne demiş olabileceğini tahmin ediyor. Gerçek anlamı bulmak 2 sayı, kimin ne dediğini bulmak 1 sayı. Her el yeni biri oyun  kurucu oluyor.

Müzik sesleri, tazelenen çaylar ve kahkahalar arasında bütün gece çabucak geçiveriyor. Herkes birbirini biraz daha iyi tanıyarak ve yaratıcılığını geliştirerek ayrılıyor evden. Bir dahakine kadar diyerek...

Şimdi bende sizlerle bu oyunu oynamak istiyorum. Bir ingilizce kelime seçicem ve onun gerçek anlamını ve benim yaratıcı uydurmamı okuyup hangisinin gerçek anlamı olduğunu bulacaksınız. Sözlüğe bakmak yok ama. Söz verin. Haaaaahahah... İyi eğlenceler,

Sözcük: iconoclasm:

Olası anlamlar:
yerleşmiş geleneklere karşı çıkma
işlediğiniz suçu başkasının üzerine atma

bezelya yemeği

zeytinyağlı bezelye

malzemeler:
  • 1 çay bardağı zeytinyağı
  • 2 adet soğan
  • 2 adet havuç
  • 2 adet domates
  • 1 kg bezelye
  • 2 adet patates
  • 1,5 litre kaynar su
  • tuz
hazırlanması:
1. tencereye yağı, yemeklik doğranmış 2 soğanı ve kabukları soyulup küp küp doğranmış 2 havucu alın. soğanlar ölene kadar kavurun.
2. domateslerin kabuklarını soyup küp küp doğrayın ve tencereye ekleyin. kavurmaya devam edin.
3. daha sonra bezelyeleri ve havuçtan biraz daha büyük doğradığınız patatesleri tencereye ilave edin. bir iki defa karıştırın. tencereye sebzelerin üzerini geçecek kadar su ekleyip hepsi yumuşayana kadar kısık ateşte pişirin. (eğer su azalır ve sebzeler pişmezse su eklemeye devam edin.)
4. piştikten sonra tuzunu ekleyip servis

Özgürlüğün bedelinin çok yüksek olduğunu biliyorum, en az köleliğin bedeli kadar yüksek; aradaki tek fark özgürlüğünün bedelinin keyif ve gözyaşlarıyla karışmış bile olsa bir tebessümle ödüyorsunuz. cOELHO...

Image for Paulo Coelho Zahir, The

2 Kasım 2010

Kısmette Varsa Uçmak; Engel Değil , Balık Olmak... Pınar'a teşekkürlerimle...


Kısmette Varsa Uçmak; Engel Değil , Balık Olmak...

Bu pastanın içinde ne var??? ...sevgi ve umut var...

Düşüncelerim dağınık olduğunda ve kafamı toparlamak istediğimde üç tane yöntem kullanırım.Bunlardan birincisi deniz kenarına gidip oturmaktır. Bir yandan denizin kokusunu içime çekerim, diğer yandan da akıntıyı seyrederim. Köpükleri seyrederim. Denizin mavisini, lacivertini, siyahını seyrederim. Deli doluluğunu seyrederim. Denizin içindeki dünyaya aklım gider. Balıklara , bitkilere, yosunlara, deniz analarına. Sonra diplerdeki denizin soğu aklıma gelir ürperirim. Tekrar denizin akıntısına takılır gözlerim. Akıntıyı takip ederim. Unuturum. Herşeyi unuturum. Öyle saatlerce deniz ve ben aşk yaşarız. Sonra  üşürüm birden ve eve dönme vaktimin geldiğini anlarım. Kalkarım. Denizin sözünü dinlerim. Vakit tamamdır deyişini dinlerim. Hiç şaşmaz zamanlaması. Hep vaktinde beni gönderir. Düşünceli olduğumda koştuğum yerlerden biridir işte deniz.

İkinci koştuğum yer arabalardır. Binerim arabaya, otobüse hiç fark etmez. Arabayı kullanıyorsam şeritlerin içinde kaybolur giderim. Ama arabayı kullanırken dikkati kaybetmemek gerektiği için süren değilde yolcu koltuğunda oturmayı tercih ederim. O zaman  yolun şeritleri rahatça içine alır beni. Kayboluveririm. Bir kopuş yaşarım. Kendimi bıraktığım yerle bulduğum yer arasında ne olduğunu bilmem. Ne düşündüğümü bile bilmem. Bir boşluk anı yaşarım sadece... Rahatlatıcı bir boşluk.... Kafamın içi boşalmış gibi olur...

Bir de yürüyüşlerde aynı şeyi yakalarım. Yürürüm. Yürürüm. Bir an sonra nerde olduğumu unuturum. Tüm sokak, insanlar, kornalar kayboluverirler. Ben yine benle başbaşa kalırım. Kendime bir gelirim, bir kaybederim tekrar kendimi. O köşeye nasıl gelmişim hiç hatırlamam. Kimlerle karşılaşmışım hiç bilmem. Kendi içimde kaybolmuşluğum vardır sadece...

Geçen gün yine böyle kaybolduğum bir yürüme esnasında bir arkadaşımın sürekli Anette Anette Anette diye seslenen sesiyle kendime geliyorum. Girdiğim hangi girdapsa ses beni tekrar yukarıya çağırıyor. Ayak üstü sohbet ediyoruz. Elinde çok sevdiğim mantar çukulatalardan var. Kaç zamandır bunları arıyorum. Hiçbir pastanede bulamıyorum. Hemen atılıyorum bunları nerden aldın diye. Aa diyor çok kolay.Hemen şu yokuşu çık solda köşedeki pastane satıyor. Birkaç halhatır sormadan sonra yollarımıza devam ediyoruz. Hemen pastaneye giriyorum. Satıcısı çok şeker esprili bir şekilde karşılıyor beni. Güleryüzlü...Sıcacık bakışlı... Esprileri iyi geliyor...Mantar çukulatalarımı da buluyorum orada. Hemen alıyorum. Ohh kaç zamandır canım çekiyordu çok iyi oldu. Tam pastaneden çıkacakken bir başka bayan daha geliyor, tezgahta duran pastalardan üç tane istiyor. Dikkatimi çekiyor. Satıcıya dönüp soruyorum. Bu pastaların içinde ne var diye? Pastacı demesin mi sevgi ve umut var diye... O kadar hoşuma gidiyor ki bu cevap...Kadın, ben ve satıcı sevgi ve umut diye bir ağızdan tekrarlıyoruz ve üçümüzün arasında tatlı bir dostluk rüzgarı esiyor...Eve dönerken artık dalgın yürümüyorum elimde çukulatalı mantarlarım, herkese sevgi ve umut dilerken buluyorum kendimi...

Sağlıcakla,