11 Ekim 2010

10.10.10 kutlamalarım...

Aslında böyle günler hep ilgimi çeker...özellikle kutlayayım diye uğraşmam...ama nedense 10.10.10'u kutlamak istiyordum. Olmadı...hiçbir şey denk düşmedi...

Günün programı annemle İkea'ya gitmek oldu. Annem reklamlardan etkilenmiş evdeki her eksiği İkea'dan tamamlayacağı gibi bir hisse kapılmış. Hah buldum diyecek zannediyor. Tabi iş bana düşüyor. Annem hah beni İkea'ya götür diyor. Tabi kıramıyorum anneyi. Atlıyoruz arabaya. Ve fakat benim yol bilgi dağarcağım çok kötü.Kötü olduğu kadar öğrenme zorluğu da çekiyorum. Bir kere hata yaptım hadi öğreneyim gibi bir durum söz konusu değil. Aynı yere defalarca kaybolarak gidebiliyorum. Yine de azimliyim.

İkea'ya ise sadece 2.köprüden gitmeyi biliyorum. Fakat arabada annemin gerek sohbeti, gerekse de elimi tutma girişimleriyle gerekse de benim yol bilgim vesilesiyle kendimi birinci köprüde buluyorum. Fakat birinci köprüden gitmeyi bilmediğim için geri dönüp ikinci köprü yoluna giriyoruz.

Bu arada bu yol konusunda tamamen anneme çektiğim için ondan bana hiç hayır yok. Tamamen yardımsız bir şekilde, tabelalarla ilerliyoruz. Bu arada 10.10.10 tarihi gözüme çarpıyor, ehh diyorum bari annemle kutlayayım bu günü diyorum ve günün anlam ve önemini annemle paylaşıyorum. Oooo ne güzel diyor o da...

Neyse ikinci köprü yolunda giderken, benim ikea binasının rengini görüp sağdan kavşaktan çıkmam gerekiyor. Annem soruyor ikea rengini değiştirirse ne olur ? Ne olacak diyorum bulamam. Gülüşüyoruz.

İkea binasını görüyorum fakat bir önceki sapaktan sapıyorum. Ümraniyeye varıyoruz. Fakat ben burdan da yolu bulamıyorum. Yaklaşık beş-altı kişiye sorduktan sonra hedefe kitlenebiliyoruz. İçerde ne var ne yok alabilirim. Acaip bir hırs geliyor içime...


Neyse eve gerekli bir kaç şeyi aldıktan sonra çiçek bölümüne varıyoruz. İkmizde çiçek ve yeşillik delisi olduğumuzdan burda çok vakit harcıyoruz. Bonzai'ler müthiş. Küçükleri var, büyükleri var. Acaip bir gövde yapısına sahipler. Birer tane alıp mutlu mesut geri dönüş yoluna çıkıyoruz.


işte bonzai...



Annem korkarak soruyor..Evi bulabilicen mi kızım..Dışardan güçlü içerden güçsüz bir sesle
Aşkolsun anne diyorum...Yol bulmak benim işim...Olmadı sorarız...buluruz diyorum. Bu arda gözüm Edirne tabelalarına kitlenmiş durumda. Neyse eve varmadan birde bi şeyler atıştırmak için duruyoruz. Zero'larımız 10.10.10 şerefine kaldırıyoruz.

Hep beraber nicelerine diyoruz...

Tabi gün böyle bitmiyor ama o da başka yazıya kalsın ...

Sağlıcakla...

karikatür-evlenmeden önce biliyordun...

haşmet babaoğlu-mutsuz hayatlar, mutlu fotoğraflar...

Bilmem, siz de benim gibi misiniz?
Hâlâ fotoğrafım çekilirken gülümsemekte zorlanırım. Üzerime tuhaf bir gerginlik gelir.
Aslında biliyoruz, kuşaklar boyu insanlar objektif karşısında gülümsemekte zorlandı, tutuk kaldı. Hele dişlerini göstererek gülümsemeyi hiç uygun bulmadı.
Eski resimlere, hele siyah beyaz çağının fotoğraflarına bir bakın, göreceksiniz.
Gülümsemeler belli belirsizdir. Kaşlar, gözler, bedenler kasılmıştır.
Herkes bir an önce çekimi gerçekleştirip objektif karşısından uzaklaşmak için tetikte bekler!
***

Çoktandır durum değişti..
Fotoğraf makinesi ortaya çıktığı anda...
Depresyondan kırılan, öfkeyle somurtan suratlar gülümsemeye geçiveriyorlar.
Hem de ne gülümseme!
Öyle manken, model işi değil! Hatta gülümserken güzel görünüldüğü için bile değil!
Yeni poz kültürü bambaşka bir gülümseme üzerine kurulu!
Ne kadar tatsız, keyifsiz olunursa olsun, deklanşöre basılmadan hemen önce bütün dertler bir yana bırakılıyor. Sırt dikleştiriliyor; sonra hafifçe yan dönüp mümkünse dişler gösterilerek poz veriliyor. Güçlü vaatlerle dolu ve gururlu bir gülümseyişle!..
***

Neden mi?
Çünkü o fotoğraflar Facebook'a konulacak, Twitter'da görücüye çıkacak.
Fotoğraflar artık basitçe bir "hatıra" özelliği taşımıyor.
Fotoğraflarımız kimliğimiz, kişiliğimiz, hayatımız hakkında bir hikâye ve güncel bir duyuru, bir ilan, hatta apaçık reklam!
İşte o yüzden yeni bir gülümseme tarzı var.
Hani nasıl reklam sektöründe cinsellik satıyorsa...
Sosyal medya âleminde de mutluluk ve eğlencenin piyasası yüksek!
Poz poz gülümsemeler, o parlak dişler, o kahkahaya çeyrek kala haller bundan...
"Hayatımız" mutlu bir fotoğraf artık...
Ya da pek eğlenceli bir video...
Ama gerçekte mutsuzluktan kırılıyormuşuz, ne gam!

HAŞMET BABAOĞLU


Not: Bu bloğu açmamada son damla olan Leyla Hun'a da ayrıca teşekkür ederim. Kendisi önerileriyle bana destek olmaya da devam etmektedir. Bu güzel yazıyı onun önerisiyle sizlerle paylaşmaktayım.

köpek korkumu nasıl yendim...

O sıralar ortaokuldayım. Yaş on iki-on üç arası. Bende köpek korkusu var. Köpeklerin yanına yaklaşamıyorum. Ya da kaldırımda köpek görünce, nefesim hızlanıyor, ürküyorum. Köpek bana doğru hamle yapsa, kaçacak delik arıyorum. Böyle bir durumdayım. Mantıki bir sebep de yok ortada. Kötü bir anı falan da yok. Sadece tarifsiz bir korku mevcut.

Ortaokul yıllarımda yakın kız arkadaş da kalmak bir gelenekti. Sen onda kalırsın ,o sende kalır. Aranızda bir ritüel olur. Bunu pijama partisiyle falan karıştırmamak lazım. Okuldan çıkılır, servisle eve gidilir. Anne kahvaltı hazırlar, oturulur sohbet edilir. Hoşlandığın erkekten bahsedersin, yüzün kızarır. Ertesi sabah okulda karşılaşma cümleleri hazırlanır. O günkü olay ve konuşmalar gözden geçirilir.
Az da ders çalışılır. Bazen film seyredilir. Gece böyle sakin geçer giderdi.

O dönem birisinde kalmak, o benim yakın kız arkadaşım mesajı vermekte en önemli sinyaldi. Şimdiki çocuklar ne yapıyor bilmiyorum. Facebook'ta en yakın arkadaş kısmına ekleyince iş bitiyordur belkide.

Neyse şimdi benim en yakın kız arkadaşlarımdan biriyle sık ev ziyaretlerinde bulunuyoruz. Günün birinde onlar evlerine köpek alıyorlar. Tabi böyle olunca benim ev ziyaretlerim bıçak gibi kesiliyor. Bir-üç-beş-on artık sadece benim eve geliniyor. Sonunda arkadaşımın ısrarına dayanamayıp, köpek bulunan bir eve gitmeye razı oluyorum. Arkadaşımın köpek zaten daha yavru, sesi bile çıkmıyor, bak sen gel onu odaya kapatacağız. Birbirinizi bile görmeyeceksiniz telkinleri de üzerimde çok etkili oluyor.

Ve büyük gün geliyor...Bende sabahtan bir heyecan başlıyor, dersler bitiyor, servise biniliyor. Ben kaçıncı kez bilmiyorum, arkadaşıma köpek odada kapalı değil mi diye soruyorum. Arkadaşım büyük bir güvenle evet diyor.

Neyse eve varıyoruz, içeri giriyoruz. Evde köpek te yok. Ben iyice rahatlıyorum. Tam salona kuruluyorum,gevşiyorum derken... köpek geziden dönmüş, kapıdan giriyor, ve  tüm hızıyla üstüme doğru koşuyor. O saniyeleri ağır ağır yaşıyorum. Zaten donup kalmışım hareket bile edemiyorum,bayılıcam, bacaklarım titriyor derken, yanıma gelip beni yalamaya başlıyor. Ve sevimli sevimli bana bakıyor. İşte o anda korkum yerini sevgiye bırakıyor. Korku-sevgi dönüşümümü sağlayan bu kahraman köpeğin adı Pepsi'ydi. Orta boylu, az tüylü, kahverengi-beyaz-sarı bir köpekti.

O dönüşümden sonra arkadaşıma gitmek için can atar oldum, Pepsi'yle türlü oyunlar oynar, yemekte masa altından gizlice besler, gece de beraber uyurdum.

Pepsi sayesinde bir korkumdan kurtuldum ve bir gıdım daha özgür bir insan oldum. İnsan acaba korkularını nasıl yener? Üstüne giderek mi? Bilmiyorum, bu herhalde etkili bir yöntem. Ama o kritik denge noktasında çok dikkatli olmak gerekiyor. Korkuyu yenmeden önceki son anda, bir delilik ve panik duygusu var.. .Ya o duyguda  kalınacak, ya özgür bir insan olanacak.

Pepsi olayı şansıma çok iyi sonuçlandı. Korku üstüme gelip, beni bir güzel yaladı. Tüm korkularımızdan böyle kolaylıkla kurtulmamızı diliyorum.

Sağlıcakla,

9 Ekim 2010

karikatür-önce saygı olacak...

Anonim-4000 yıllık hitit duvar yazısı

4000 yıllık hitit duvar yazısı

Tanrım,
Beni yavaşlat.
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele..
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver .                                                               
Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret;
bir çiceğe bakmak için yavaşlamayı,
güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,
güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,
balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret…
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini ,
yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler oldugunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve
Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver…

(HiTiTLERiN M.Ö.2000 YILINDAKİ DUVAR YAZISINDAN ALINMIŞTIR.)

yer tabloları-mozaikler

Şimdi bu antik şehirleri dolaşma merağı bende başlayınca hepsine saldırdım.
Önce ege , arkasından orta anadolu, sonra güneydoğu anadolu ve en sonunda akdenizi izleyen bir rota çizdim.

Antik şehirleri gezerkene bana en çok hitap eden bölümlerin tiyatro ve mozaikler bölümü olduğunu anladım. Bir gezi  yazısında şuranın mozaği, şuranın tiyatrosu güzel mi dendi...Kendimi orada bulur oldum.

Fakat öyle derinlemesine okuyup, araştırıp falan gitmiyorum. Orada olmam gerekiyor. Sadece bu his beni sürüklüyor. Orada olucam, bakıcam, dokunucam. Öyle derin ne bir tarihi, ne sanatsal bilgim yok. Olsun. Google amca bunun için var.

Kafamı asıl kurcalayan mesele şu: Bu mozaikler neden yerdeeee??? Hiç anlayamıyorum. Bana göre şaheserler. Başlıbaşına bir yapıtlar. Niye duvarlara değil de yerlere yapılmışlar anayamıyorum. Gezerken mozaikler hakkında öğrendiklerim şöyle ; ilk çağlarda mozaikler siyah,beyaz ve kırmızı gibi renklerle yapılmaya başlanıp, sadece geometrik desenlerden ibaretmiş, sonra renklenip, dönemin sanatını yansıtmaya başlamışlar.

Antik şehirlerde gezerken  mozaiklerin sadece ucunu görüyorsunuz, gerisini çakıl taşlarıyla kapatıyorlar. Rüzgardan, güneşten, gelen gidenden zarar görmesinler diye... Ama o zaman benim hevesim kursağımda kalıyor .  Yerde, çakılların arasından, küçücük bir parça olarak gördüğüm mozaikler bana yetmiyor... Eee işte o zaman mozaikleriyle ünlü müzelere gitme vaktimin geldiğini anlıyorum. Müzelerde mozaikleri tablo gibi duvara da asılıyor, yerde de sergileniyor. Bence tavana bile konabilirler. Öyle güzeller ki...

Antakya arkeoloji müzesini gezerken hoşuma giden birkaç mozaiğin fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum. Birde mozaiklerle ilgili tarihi bilgiyi duvara asmışlardı onun resmini çekmiştim onu da paylaşıyorum. En sonda da tavuskuşu mozaği var.Hepimize şans getirsin diyerek yazıyı bitiriyorum.

Sağlıcakla,


geometrik desenli mozaik

diğerleri...







mozaikler arasında mutlu mesut ben...

mozaikler hakkında kabaca bilgi...

hepimize şans getirecek tavuskuşu...

tavuskuşu yakın çekim...(şans iyice yanımıza gelsin diye)

Atiye Feat. Teoman - KAL

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama-Can Yücel


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Penceri aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis, önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil, şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun

CAN YÜCEL

8 Ekim 2010

martıları beslemeli...

bir istanbullu olarak martıları beslemek birinci görevim... bunu en iyi yapacağım yer tabi ki şehir hatları vapuru... fakat vapura hiç yolum düşmüyor...anadolu yakasına hiç geçmiyorum kiiii... avrupa yakasından anadolu yakasına karayoluyla gitmeyi düşününce bile içim sıkışıyor... fakat vapur keyifli... gidilebilir... ama tüm hayatı avrupa yakasına toplamışım... karşı tarafa da sebebsiz geçilmez ki... benim de martılara sözüm var... ve illaki vapurdan besleyeceğim onları... sözümü tutamadıkça içimdeki sıkıntım büyüyor...


bir de anadolu yakasına öyle bir iş için bile geçmiyorum... paket programa ihtiyaç duyuyorum... en az üç iş bulunacak... o zaman geçiyorum... nedense bu karşı tarafa  geçme işi büyük bir mesele gözümde...


eee üç işi bulamıyorum... vapura sebebsiz binemiyorum... martılar bekleşiyor da bekleşiyor... ben huzursuz... böyle devam ederken....


bir tatil planı gündeme geliyor... istanbuldan güneye doğru gidilecek güneye gitmek için feribota binmek lazım... ha vapur... ha feribot... tamam diyorum oldu bu iş... martıları besleyebileceğim.


feribota biniyorum... hızlıca büfeye gidiyorum... alalacele iki üç poğaça alıyorum... dışarı çıkıyorum... feribotun dışarı çıktığım tarafı çok esiyor... üşüyorum...duramıyorum... eee söz de vermişiz... ne olacak şimdi... şansımı feribotun öbür tarafında deniyorum... tamam bu taraf sakin... oldu bu iş...


poğaçaları küçük küçük parçalara ayırıyorum... önce korka korka martılara atıyorum... yemeğin kokusunu alan martılar yavaş yavaş etrafta toplaşmaya başlıyor... küçük parçaları tam martıların gagalarına doğru atıyorum... o kadar yaklaşıyor martılar... kimisi gagaya... kimisi suya... kimisi martının kafasına... bir karamboldür gidiyor


bu arada martıların uçuş tekniklerini de inceliyorum... çok ilginç... bir süre feribotun yanında uçuyor... sonra hhoppp pike yapıyor aşağıya doğru sonra biraz düz gidiyor... sonra gene yukarı... yanıma geliyor... martılar toplaştı... benim poğaçalar bitti... gidiyorum büfeye  hadi diyorum bu son... iki poğaça daha alıp geliyorum... bu arada feribottaki insanlarda martıları beslemeye başlıyor... biz bi sürü insan elinde simit, sandüviç, poğaça martılara atıyoruz, martılar çevremizde dört dönüyor, acaip bi eğlencidir gidiyor...


arkamdan yaşlı bir çift bana sesleniyor, kızım diyorlar bana, şu parayla poğaça al da bizim için de martıları besle... tamam diyorum... onların adına da martıları besliyorum... içim çok güzel bir duyguyla dolup taşıyor...


martılar, feribot yolcuları, o yaşlı çift...ben


hep beraber öyle mutlu... karşı kıyıya  geçiveriyoruz...



sağlıcakla...


Not:Açıkçası yazıyı martı resimleriyle bitirmek isityordum ama elimde hiç martı resmi yoktu... Yazımı okuyan Adnan Albayrak bende çok güzel martı resimleri var istiyorsanız kullanın deyince çok sevindim. Aşağıda kendisinin çekmiş olduğu bir kaç martı fotoğrafı bulunmakta. Beslediğimiz martılar bunlar değildi ama olsun. Hepsini sevelim, hepsini besleyelim. Hatta tüm hayvanları, hatta tüm canlıları sevelim. Bir olalım.

Sağlıcakla,











  

saçları ne zaman kestirmeli...

saç kestirmek mühim bi mesele... ciddi bir sorunsal... önce kuaföre karar verilecek... geçmiş deneyimler gözden geçirilecek... hoşuna giden modellere göz atılacak... en önemli mesele zamanlama... şimdilerde bakıyorum herkes saçını kestiriyo... yaz çıkışı... saçlar hafif yıpranmış... denizdi güneşti derken... uçlar kırılmış... zamanlama doğru gözüküyor... hem kışa saygıyı belirtmek açısından da önemli... bak ben seni özenerek karşılıyorum... sen de bana iyi davran... kışım iyi geçsin der gibi ...bi yandan böyle bir mesajlaşma var...


şimdi benim sorunum şu benim saçlar yavaş uzuyor... ee bende uzun saç seviyorum... saçım uzuyor... uzuyor... uzuyor... tam istediğim boya geliyor... ve fakat uçları kırılıyor... kestirme zamanı gelmiş oluyor... ben kestiriyorum... sonra gene istediğim boya gelene kadar bekliyorum...tam o boya geliyor ... gene kestiriyorum... ben bu işten hiçbir şey anlamıyorum...


dün karar vermiştim... saçlar  istediğim boyda ama ...yaz çıkışı ya... kestirmek lazım... ohh hava  bir güzel yağdı... bir de güzel soğudu... hımm dedim bunlar işaret... ohh gitmedim işte kestirmeye... saçlar istediğim boyda kafamda durmaya devam ediyorlar... ohh olsun...yookkk bugün de hava yağmurlu soğuk...hayatta gitmem kestirmeye...


zaten birde modeli konusunda kararsızım...çok ciddi ve bilimsel bir araştırma yaptım...benim saçlarım soldan sağa doğru  ayırma modelindeydi yıllar boyu... sonra sıkıldım...ortadan açtım... biraz da öyle devam ettim...


şimdi kararsızım... anket yaptım... yoldan geçenleri seyrettim... televizyonda heber spikerlerine baktım... anket sonucu şu...saçların % 40' ı ortadan, %40'ı soldan sağa doğru ve sadece % 20'si sağdan sola ayırmış...


yani bu anketin bana hiç bir faydası olmadı...


sadece şaşırdım... hatun kısmi ortadan ve soldan ayırım arasında kalmış gibi....sağdan ayırıma pek itibar yok...


aynı kararsızlık bende de mevcut...soldan mı... ortadan mı...


şu an saçlarımı okşuyorum... bikaç gün daha benle beraberler...canlarım benim:)))


karar günü geldiğinde kuaförle beraber deneme yapıp karar veririz artık...


zaten kestirdikten sonra şekle girmesi iki üç haftayı buluyor... o neden oluyor onu da hiç anlamıyorum zaten...


neyse bu soğuk ve yağmurlu günlerde iyi giyinin...saçlarınızı güzel kestirin...sağlıcakla kalın...

7 Ekim 2010

her yaşın bir güzelliği var...mı?????????????


geçen gün annemle buluştuk...kahvelerimizi içerken laflamaya başladık...tipik bir anne-kız ilişkimiz olduğundan dolayı sohbet  surat asmalar, gerginlikler, anlaşmazlıklar, biraz da hoşlukla devam eden bir yörüngede devam ederken...annem günün lafını patlattı...


her yaşın güzelliği falan yok...o züğürt tesellisinden başka bir şey değil.....tabi ki ben ilk görevim olarak annemin söylediğine hemen karşı çıktım....olur mu hiç öyle şey dedim...


her yaş ayrı güzeldir...ayrı beklentiler...ayrı tecrübeler...ve ayrı olgunluklar içerir...

sen onu külahıma anlat dedi annem...bu noktadan itibaren..annem ben ve külahı konuşmaya devam eder olduk...


her sabah acaba bugün nerelerim ağrıyacak diye kalkmaya başladım...yirmi yaşında zıp zıp zıplardım dedi annem...anneme karşı gelme isteğim bastırılamaz bir şekilde devam etsede...bi yandan da düşünmeye başladım...her yaşın bir güzelliği varsa...niye birisi bize küçük gösteriyorsun deyince seviniyoruz...hatta bu büyük bir iltifat oluyor...hatta yüzümüzde gülücükler açıyor...


haydi sanatçıları bir tarafa ayıralım, onlar sürekli göz önünde olduklarından, göze hitap etmeleri gerektiğinden , botokstu, estetikti  heryolu deniyorlar tamam...
ama artık bugünlerde herkes bu yola başvuruyor...


göz kenarında, dudağında, alnında kırışıklığını gören botoksa, estetik uzmanına koşuyor...yok madem her yaş güzel niye bunu yapıyoruz, niye bu iltifatlara bu kadar seviniyoruz diye düşünmeden edemiyor insan.


ayrıca sadece kadınlar değil, erkekler de aynı telaş içerisinde...


ayrıca bu işin ruhsal ağırlık bölümü de var...her geçen yıl yaşadığınız olaylar çoğaldıkça kendinizi daha ağır hissediyorsunuz...ben belli bir yaşa gelmiş insanları çok takdir ediyorum...ne olursa olsun...o yaşa gelmiş ya...o kadar olayı geçirmiş...yine de ayakta...yoluna devam etmeye çalışıyor ya...helal olsun diyorum...


işin sağlık boyutu ise gerçekten düşünülmeye değer....check-up'lar başlıyor, sağlık sigortaları düşünülmeye başlanıyor, hücre gençleştirici, yenileyici vitaminlere kucak dolusu para ödeniyor.


yemek masalarında son gençleştirici yöntemler konuşuluyor,
yeni çıkan beyaz saçlar hemen boyatılıyor...gerçekten bi durup düşünmek lazım...yaşımızla barışık mıyız diye...

doğumgünlerinde yaşımız kadar mum koymuyoruz...hatta yaşımızı üçer-beşer küçültüp söylüyoruz...
galiba annem bu sefer de haklı çıkıyor...

galiba her yaş güzel de ???

gençlik daha güzel...


külaha bunu söyleyip...masadan kalkıyorum...


sağlıcakla............

6 Ekim 2010

jeton satanlar nereye gittiler...

eskiden metroya binmenin bir heyecanı vardı...bozuk paranı hazırlardın...kaç tane lazım diye düşünürdün....bozuk paran bazen çıkışır...bazen çıkışmazdı....sonra gişenin oralara vardın mı....hele bide acelen varsa ...genelde bir kuyruk olurdu...söylenirdin kendi kendine...niye meydandan akbilimi doldurmadım ki...niye daha fazla almadım ki...cimriliğin sırasımıydı ..bak geç kalıcam işte..diye düşünceler bi sıra olup akardı....sonra sıraya girerdin..beklerdin...sıradakileri incelerdim....sonra sıra bana gelirdi...gişe memuruyla bazen frekansımız uyardı...günaydın...iyi günler....sıcak bir konuşma ve gülüşle işimiz biterdi...bazen hiç konuşma olmazdı..hah derdim....günü kötü başlamış..gece kesin evde karısıyla kavga edip geldi....bööle bi yığın düşünceyle jetonuma kavuşur..metroya hızla adımlarla iniverirdim...


fakat şimdi bööle diil...


o boş ve karanlık odaların her önünden geçişimde içimde bir sızı oluyor...
içerisi boş..bomboş.....terkedilmiş bir kovboy şehri görüntüsünde........
zihnimde  bir de saman balyası uçuveriyor....


eğer işim o makinalara düşerse....bırrrr...önce içim titriyor..
makinenin önüne geçiyorum...talimatları okuyorum...beşlik koy..onluk koy..parayı koyuyorum..her defasında aynı heyecean...ya paramı yutarsa...yok yutmuyor...işini başarıyla gerçekleştiriyor...olsun..ben yine de sinir oluyorum...


tamam bazen burda da sıra oluyor..ama eski tadım tuzum yok ki..
makinayı sallayasım geliyo..burdan çek git diyesim geliyo.......


aynı şey köprü gişelerinde de geçerli...ne güzel bi köprü gişesi heyecanımız vardı...paramızı bozuk hazırlar öyle geçerdik ...yok bulamadık mı bozuk parayı..o zaman korka korka verirdik paramızı.... ..kimseleri bekletmeyeyim diye de hızlıca alırdık para üstünü...saymadan şimdi  orda da ogs var..kgs var.....ogs kumbaramda yeteri kadar param kaldı mı kalmadı...hiçbir zaman anlayamıyorum....sonra bankaya git...gelecek geçişlerin için para yatır....offff... offf.....


tamam işler çok hızlı..ama ben iletişimi özlüyorum...konuşmaları ..itişi kakışı....bazen güleryüzü..bazen azarlanmayı özlüyorum...


sanırım ben süzme romantiğim....


pazarları hala gazete alıyorum...eklerine uzun uzun dokunuyorum....kokluyorum onları...
yeniyle eski arasındaki dengeyi sanırsam daha tutturamadım......sağlıcakla.....

benim sürpriz yumurtalarım: mağaralar...

küçükkene kinder'in sürpriz yumurtaları vardı...hep onlardan alırdım...hem çukulatamı yerdim.. ooohhhh midem ve  ruhum keyiflenirdi .....hem de içinden küçük parçalar çıkardı ..küçük bir şemayla beraber....ya eşek, ya at ,ya ev, ya araba üç dört aşamada  onu yapıverirdim...el becerilerimi de ufaktan geliştiriverirdim....o ne çıkacak merağı yumurtayı alırken  büyük bir heyecandı....bazen hayalkırıklığı...bazen mutluluk gelip bulurdu beni....bazen aynı şekilden bikaç tane çıkardı..içimden geri vermek gelirdi yenmiş yumurtayı satıcıya......ama sonra  kıyamazdım....o parçayı da koleksiyona dahil ediverirdim... ...birbirinden ayrı köşelerde duruverirlerdi...


cam kenarında onlara ayırdığım köşede büyük bir dünya vardı...


şimdiki çocukların bakuganı var...bizim sürpriz yumurtaların gelişmişi... bikaç kere elime aldım..gerçekten hoş...


eee şimdi büyüdüm ne olacak....kendime yeni bir sürpriz yumurta bulmalıydım...çok gecikmeden buldum da .....MAĞARALAR........


mağaralara dışardan bakarsınız ve içinde ne olduğunu asla bilemezsiniz , adımızını attığınız anda o gizem yavaş yavaş aralanır ve sizi kucaklar. Nefesiniz kesilir, heyecanlanırsınız, şaşırırsınız, bir müddet beraber yaşarsanız...ne yazık ki sonra sizin gitme vaktiniz gelir ... 


Mersinde Cennet ve Cehennem mağaraları vardır...çok da meşhurdur....ben de gezdim...saygısızlık etmek istemem..kendi çaplarında değişikler...güzeller...ama beni esas çarpan hemen onların yakınındaki Astım yada diğer adıyla Dilek mağarası oldu...


Dilek adını daha çok sevdiğim için bunu kullanmaya devam edeceğim....Dilek mağarasına tesadüfen gittim...mağara aşkımdan...o da bir mağara ...gönlü kırılmasın....onu da görmüş olayım dedim....iyi ki de demişim....


gezdiğim en iyi mağaralardan biriydi....sarkıtlar, dikitler, renklerin cümbüşü nefes kesiciydi...ayrıca mağara da bayağı büyüktü....
bir sürü dehliz,merdiven var, merdivenden  iniyorsunuz başka küçük bir mağara..mağara içinde mağara....


bi yandan mağara o kadar nemli ki...üstünüz başınız sırılsıklam oluyor, bir yandan gözlerinizi  o olağanüstü görsellikten alamıyorsunuz...


10 dakika da girip çıkarım dediğim mağarada üç saat kalıyorum....mağaradan çıkıyorum..mağara beni geri çağırıyor....tekrar geri giriyorum....harikulade bir görsellik, anlatılmaz yaşanır dedikleri tam bu...


tadı hala damağımda....  en  büyük sürpriz mağaram oldu....cam kenarındaki köşemde yerini aldı :)))) 


mağara çıkışı kendime gelmek için biraz oturayım dedim...deve manzarası arkasında da yörenin manzarasına bakarak oturdum... bi de nefis tantuni patlattım...ehhhh artık daha ne isteyeyim....mutlaka gidin görün..bu görselliği yaşayın..size de  kıyağım ki bu görsel şölenden biraz fotoğraf.....haydi bakın bakalım....siz nasıl bulacaksınız....





mağaradan...













tantuni yerken..deveye bakış...









5 Ekim 2010

belkim bir kertenkeleydim-can yücel

Belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini
bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin

çatal matal kaç çataldım kimbilir
bin dereden bir kendimi getirdim
haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim
belkim yedi belkim sekiz belaydım

düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim
ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
rus cenginde cağanozdum bir zaman

iki gözüm iki koltuk-eviydi
mavilerim bir miyobun koynunda
kendi düşen köyler kentler ağlamaz
sur dısında ben oturur ağlardım
ekmek diye bağrışırdı bebeler
elma derler ben ortaya çıkardım
ağıtlarla kutlanırdı İsa - doğdu Gecesi
fil dişinden bir kuleydim yıktım kendimi

bilmem hangi keloğlanın fesiydim
bir püskülsüz sümbülteber tohumu
fesleğenler yaprak dökmüş şerrimden
bir naraydım kimse bilmez nereden
ya yakından ya uçmaktan gelirdim
belkim ince belkim kalın bir sestim
belkilerin kol gezdiği saatta
belkim belki bile değildim

CAN YÜCEL